ANARŞİZME YAKIN OLAN LİBERAL DÜŞÜNÜRLER VAR MIDIR?

Son kısımda belirtildiği gibi hem liberal hem de sosyalist gelenek içerisinde anarşist kuram ve fikirlere yakınlaşan düşünürler vardır. Anarşizm her ikisin de belli bazı fikir ve ülkülerini paylaştığı için bu anlaşılabilir bir şeydir.

Ancak, Kısım A.04.3 ve Kısım A.04.4’de açıklık kazanacağı gibi, anarşizm en fazla sosyalist gelenekle ortak bir zemine sahiptir, onun bir parçasıdır. Bunun sebebi klasik liberalizmin köklü bir şekilde seçkinci bir gelenek olmasıdır. Locke’nin çalışmaları ve onun esin kaynağı olduğu gelenek hiyerarşi, devlet ve özel mülkiyeti haklı göstermeyi amaçlıyordu. Carole Pateman’ın belirttiği gibi, “Baba-yöneticileri ve kapitalist ekonomisiyle Locke’nin doğal durumu”, onun toplumsal sözleşme ve bunun yarattığı liberal devlet vizyonundan daha fazla “bir beğeniye kesinlikle sahip olmayacaktır anarşistler arasında”. Pateman’ın anlattığı üzere, “sadece büyük miktarlarda maddi mülke sahip erkeklerin toplumun politik açıdan uygun üyeleri sayıldığı” ve “gelişmekte olan kapitalist piyasa ekonomisini rahatsız etmek amacıyla değil, tamamen onun mülkiyet ilişkilerini muhafaza etmek için” var olan bir devlet. Çoğunluk, mülksüzler ise, “yetişkinliğe eriştiklerinde doğduğu ülkede yaşamayı seçerek” bir azınlık tarafından yönetilmek için “sessiz bir rıza” gösterirmiş olurlar (Politik Yükümlülük Sorunu, s. 141, s. 71, s. 78 ve s. 73).

Dolayısıyla, anarşizm, Locke’den kaynaklanan, onun hiyerarşi gerekçelendirmelerine dayanan, kapitalist-yanlısı liberal gelenekle taban tabana karşıttır. David Ellerman’ın belirttiği gibi, “rızaya –yönetme haklarını bir egemene veren ggönüllü bir toplumsal sözleşmeye– dayanan demokratik olmayan hükümetlerinin müdafiliğini yapan bütün bir liberal gelenek vardır”. Ekonomide, bu onların ücretli emeğe ve –“iş sözleşmesi” böyle sözleşmelerin “modern, işyeriyle sınırlı versiyonu olduğu” için– onun yarattığı kapitalist otokrasiye verdiği desteğe yansır (Demokratik İşçi-Sahipliğindeki Firmalar, s. 210). Bu kapitalist-yanlısı liberalizm esasen efendinizi seçme hürriyetine veya (şanslı azınlıktansanız) kendinizin efendisi olmanıza denk düşer. Özgürlüğün herkes için her zaman öz-belirlenim anlamına geldiği fikri ona yabancıdır. Aksine, [liberalizmin bu türü] “öz-sahiplik” , yani kendinize ve kendi haklarınıza “sahip olduğunuz” fikrine dayanır. Sonuç olarak, haklarınızı ve hürriyetinizi piyasada satabilirsiniz ([kendinizden] uzaklaştırabilirsiniz). Kısım B.04’de tartıştığımız üzere, bu uygulamada insanların çoğunun uyanık oldukları zamanın büyük kısmında (işte veya evde) otokratik yönetime tabi oldukları anlamına gelir.

Klasik liberalizmin modern dengi Milton Friedman, Robert Nozick, von Hayek ve benzerleriyle ilişkilendirilen sağ-kanat “liberter” gelenektir. Devleti basitçe özel mülkiyetin savunucusuna ve toplumsal kurumların tarattığı hiyerarşilerin uygulayıcısına indirgemek istedikleri için, imgelem ufkumuzu ne kadar genişletirsel genişletelim anarşizme yakın görülemezler. Örneğin Birleşik Devletler’de “liberalizm” denilen şey daha çok demokratik liberal bir gelenektir ve anarşizm gibi kulak tırmalayıcı kapitalist eğilimli minimum devlet savunucularıyla pek az ortaklığı vardır. Zaman zaman devletin bireysel hürriyete karşı saldırılarını memnuniyetle ifşa etseler de, mülkiyet sahibinin toprak veya sermayelerini kullananlara dayattıkları kısıtlamaların aynılarını dayatmak için mülkiyet sahibinin “özgürlüğü”nü korumaktan daha memnundurlar.

Feodalizmin sahiplik ile yöneticiliği birleştirdiği, yani toprak üzerinde yaşayan insanların yönetimi o toprağın sahibinin hakkı olduğu biliniyorken, sağ-kanat “liberter” geleneğin basitçe bunun modern (gönüllü) biçimi olduğunu söylemek hiç de abartı olmaz. Kendi toprak ve serfleri üzerindeki güçlerini korumak amacıyla Kral’ın güçleriyle mücadele eden feodal derebeyinden daha fazla liberter değildir. Chomsky’nin belirttiği gibi, “bilhassa ABD ve İngiltere’de moda olan ‘liberter’ doktrinler … şu veya bu biçimde gayrimeşru otoritenin, sıklıkla da gerçek tiranlığın taraftarlığına dönüşüyor gözüküyor” (Marxism, Anarchism and Alternative Futures [Marksizm, Anarşizm ve Alternatif Gelecekler], s. 777). Üstelik, Benjamin Tucker’ın öncellerine atfen belirttiği gibi, çoğunluğun faydasına olan veya onların gücünü sınırlayan devlet düzenlemelerine memnuniyetle saldırırken, azınlığın faydasına olan yasalar (ve düzenlemeler ve “haklar”) hakkında sessiz kalırlar.

Ancak, anarşizmin büyük amaçlarıyla daha fazla ortaklığı olan, esasen kapitalizm öncesine dayanan bir başka liberal gelenek daha vardır. Chomsky’nin ifade ettiği gibi:

“{Anarşizmin} bu fikirleri Aydınlanma’dan kaynaklandı; kökleri Rousseau’nun Discourse on Inequality’sinde [Eşitsizlik Üzerine Söylev], Humboldt’un The Limists of State Action’ında [Devletin Eyleminin Sınırları], Kant’ın Fransız Devrimi savunusunda özgürlüğün özgürlük için [gerekli] olgunluğa ulaşıldığında bahşedilecek bir armağan değil, [bu] olgunluğa ulaşılmasının bir önkoşulu olduğundaki ısrarcılığındadır … Sınai kapitalizmin, [bu] yeni ve beklenmedik adaletsizlik sisteminin gelişmesiyle birlikte, Aydınlanmanın radikal hümanist mesajını ve yolundan saptırılarak ortaya çıkan toplumsal düzeni sürdürmeyi amaçlayan bir ideolojiye dönüştürülen klasik liberal ülküleri koruyan ve yaygınlaştıran liberter sosyalizm oldu. Aslında, klasik liberalizmin devletin toplumsal yaşama müdehale etmesine karşı çıkmasına yol açan varsayımlar aynı zamanda kapitalist toplumsal ilişkilerin kabul edilemez olduğunu [da gösteriyordu]. Bu, örneğin, {John Stuart} Mill’in öncülü ve belki de esin kaynağı olan {Wilhelm von} Humboldt’un Devletin Eyleminin Sınırları’nda açıkça görülebilir … 1792’de tamamlanan bu klasik liberal düşünce, her ne kadar zamanından önce olsa da, özünde büyük ölçüde anti-kapitalist idi. Fikirleri, tanınmayacak ölçüde değiştirilerek sınai kapitalizmin bir ideolojisi haline dönüştürülmüş olmalı” (“Anarşizm Üzerine Notlar”, Devletin Mantığı Hakkında, s. 156).

Chomsky bunu “Dil ve Özgürlük” başlıklı makalesinde daha ayrıntılı bir şekilde tartışır (hem Devletin Mantığı Hakkında’da hem de Chomsky Okumaları’nda yer almaktadır). Humboldt ve Mill’in yanı sıra, bu gibi “kapitalizm öncesi” liberaller arasında zanaatçı ve küçük çiftçilere (yani kapitalizm öncesi bir ekonomiye) dayanan, kabaca eşit düzeyde toplumsal eşitliğin ve tabii ki minimal bir hükümetin olduğu bir toplum tasavvur eden Thomas Paine gibi radikaller de vardır. Onun fikirleri dünyadaki işçi sınıfı radikallerine esin kaynağı olmuş ve –E.P. Thompsom’un bize hatırlattığı gibi– Paine’in Rights of Man [İnsanın Hakları] adlı kitabı “İngiliz {İskoç} işçi-sınıfı hareketinin kuruluş metni”dir. Hükümet hakkındaki fikirleri “anarşizm kuramına yakın”ken, reform önerileri ise “yirminci yüzyılın toplumsal yasamasının kaynağı olmuştur” (The Making of the English Working Class [İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu], s. 99, s. 101 ve s. 102). Hürriyet ve toplumsal adalate olan ilgisinin bileşimi onu anarşizme yakın bir konuma getirir.

Sonra Adam Smith vardır. Sağ (bilhassa da “liberter” sağ unsurlar) onun klasik bir liberal olduğunu iddia ederken, fikirleri bundan çok daha karmaşıktır. Örneğin, Noam Chomsky’nin işaret ettiği gibi, Smith serbest piyasayı savunmuştu çünkü “bu tam bir eşitliğe, sadece fırsat eşitliğine değil koşulların eşitliğine de yol açacaktı” (Class Warfare [Sınıf Savaşımı], s. 124). Smith’in dediği gibi, “şeylerin doğal akışına bırakıldığı, tam bir hürriyetin olduğu bir toplumda”, bu “avantajların çok geçmeden diğer istihdamların düzeyine gelecektir” ve böylece “emek ile hisselerin farklı istihdamları … ya tamamen eşit olmalıdır veya sürekli bir şekilde eşitliğe doğru meyletmelidir”. Ne de [Smith] devlet müdehalesine veya devletin işçi sınıfına yardımına karşı çıkmıştır. Örneğin, işbölümünün olumsuz etkilerini gidermek için kamusal eğitimi savunmuştur. Üstelik, devlet müdehalesine karşıydı, çünkü ne zaman ki “yasama kurulu patronlarla onların işçileri arasındaki farkları düzenlemeye çalışırsa, danışmanlıklarını patronlar yapar. Bu nedenle, işçilerin lehine olduğu zaman düzenleme her zaman adil ve adaletlidir; ancak patronların lehine olduğunda durum bunun tam tersidir”. “Yasa”nın nasıl işçilerin birleşmelerini “oldukça sert” bir şekilde “cezalandırır”ken, patronların birleşmelerini gözardı edeceğini belirtir (“tarafsızca ele alınmış olsa, patronlara da aynı şekilde davranır”) (The Wealth of Nations [Ulusların Zenginliği], s. 88 ve s. 129). Dolayısıyla, devlet bir azınlık tarafından azınlık için yönetildiği için, bu da devlet müdehalesinden çoğunluğun değil azınlığın faydalanmasına yol açacağı için, genel olarak devlet müdehalesine karşı çıkılmalıdır. Şirketler kapitalizminin gelişimini görecek kadar yaşamış olsaydı, bırakınız-yapsınlar [laissez-faire] hakkındaki fikirlerinin değişmeksizin kalacağı şüphelidir. Onun klasik liberal geleneğe ait olduğunu iddia edenler Smith’in bu eleştirel yönünü rahatça gözardı etmektedir.

Smith, diyor Chomsky, “kökleri aydınlanmada olan bir kapitalizm öncesi ve anti-kapitalist” idi. Evet, şöyle devam eder: “Klasik liberaller, {Thomas} Jefferson ve Smith, çevrelerinde şahit oldukları erk yoğunlaşmalarına karşı çıkıyorlardı … Ancak daha sonrları gelişecek olan diğer erk yoğunlaşması biçimlerini görmediler. Gördüklerinde de onlardan hoşlanmadılar. Jefferson bunun iyi bir örneğiydi. Gelişmekte olduğunu gördüğü erk yoğunlaşmalarına şiddetle karşı çıktı, zamanında yeni yeni ortaya çıkmakta olan bankacılık kurumlarının ve büyük sınai şirketlerin Devrim’in kazanımlarını yok edeceği uyarısında bulunuyordu” (Op. Cit., s. 125).

Murray Bookchin’in belirttiği gibi, Jefferson “Birleşik Devletler’in erken dönem tarihinde en iyi olarak bağımsız mal sahibi-çiftçinin politik talepleri ve çıkarlarıyla özdeşleşir” (The Third Revolution [Üçüncü Devrim], cilt 1, as. 188-9). Diğer bir deyişle, kapitalizm öncesi ekonomik biçimlerle. Jefferson’un “aristokratlar” ile “demokratlar”ı karşılaştırırken görürüz. Bu birinciler “insanlardan korkan ve onlara güvenemeyen ve onların elindeki tüm güçleri üst sınıfların ellerine vermeyi arzulayan” kişilerdir. Demokratlar “insanlarla özdeşleşirler, onlara güvenirler”, her zaman “en bilge” [kişiler] olmasalar dahi, “onları kamusal çıkarın samimi ve güvenli emanetçisi olarak görür ve bağırlarına basarlar” (Chomsky’nin alıntısı, Powers and Prospects [Güçler ve Başarı Şansları], s. 88). Chomsky’nin belirttiği gibi, “aristokratlar”, “Jefferson’un demokrasi ile kapitalizm arasındaki belirgin çelişkiyi fark ederek dehşetle karşıladığı yükselmekte olan kapitalist devletin taraftarı” idiler (Op.Cit., s. 88). Claudio J. Katz’ın “Thomsas Jefferson’un Liberal Anti-kapitalizmi” başlıklı makalesi yararlı bir şekilde bu konuları ele alır (American Journal of Political Science, cilt 47, sayı 1 (Ocak 2003), ss. 1-17).

Hatta Jeferson “bir parça devrim öyleyse iyi bir şeydir … Hükümetin sağlam sıhhati için gerekli bir ilaçtır … Hürriyet ağacı zaman zaman yutrseverlerin ve tiranların kanlarıyla canlandırılmalıdır” (Howard Zinn’in alıntısı, A People’s History of the United States [Birleşik Devletler Halkı Tarihi], s. 94). Ancak, Jefferson’un liberter özellikleri hem Birleşik Devletler Başkanı hem de bir köle sahibi olmasıyla tahrip olmuştur, yine de Amerikan devletinin diğer “kurucu babaları”yla karşılaştırıldığında onun liberalizmi demokratik bir biçimdir. Chomsky’nin bize hatırlattığı gibi, “tüm Kurucu Babalar demokrasiden nefret ediyordu –Thomas Jefferson kısmi bir istisnaydı, ama yalnızca kısmi”. Amerikan devleti, klasik liberal bir devlet olarak, (James Madison’dan alıntılarsak) “zengin bir azınlığı çoğunluktan korumak için” tasarlanmıştı. Veya, John Jay’in ilkesini tekrar edersek, “ülkenin sahibi olan insanlar onu yönetmeliydi” (Understanding Power [Gücü Anlamak], s. 315). Amerika bir oligarşi değil de (biçimsel olarak) bir demokrasiyse, bu klasik liberalizmden dolayı değil ona rağmen böyledir.

Sonra, klasik liberalizmdeki temel çelişkiyi fark eden John Stuart Mill vardır. Bireysel hürriyetin taraftarı olduğunu öne süren bir ideoloji nasıl olur da uygulamada sistematik bir şekilde bu hürriyeti geçersiz kılan kurumları destekleyebilir? Mill, bu nedenle evliliğin, –“eşitliğe sempati besleyen, … gücün bir tarafa veya itaat etmenin öteki tarafa ait olmadığı, aşık olarak birarada yaşayan”– eşitler arasındaki gönüllü bir birlik olması gerektiğini belirterek ataerkil evliliğe saldırır. Herhangi bir birlikte “mutlak bir efendi”nin olması gerektiği fikrini reddederek, “işalemindeki ortaklık”ta “… her ortaklıkta, bir ortağın firmanın tümünü kontrol etmesi gerektiğinin ve diğerinin ise onun yönetimine itaat etmeye yükümlü olduğunun yasalaştırılması gerekli görülmez ve böyle olduğu düşünülmez” (“Kadının Boyun Eğmesi”, Susan L. Brown’un alıntısı, The Politics of Individualism [Bireycilik Siyaseti], ss. 45-6).

Evet, kendi örneği kapitalizme verilen liberal desteğin kusurlu olduğunu göstermiştir, çünkü gücün bir tarafın itaatin ise öbür tarafının payına düştüğü bir ilişki içerisinde çalışan işverene tabidir. Bu nedenle, şunu ileri sürmüş olması şaşırtıcı olmaz: “insanlığın gelişmesini sürdürecek, … en sonunda egemen olması beklenmesi gereken birlik biçimi, şef konumundaki kapitalist ile yönetimde hiçbir söz hakkı olmayan işçiler arasında varolan [birlik biçimi] değildir; aksine, eşitlik temelinde, kolektif olarak sermayeye sahip olan, … kendileri tarafından seçilen ve görevden uzaklaştırılabilir olan yöneticiler altında çalışan işçilerin kendi başlarına [oluşturdukları] birlik [biçimi]dir” (The Principles of Political Economy [Politik Ekonominin Prensipleri], s. 147). Çalışma saatleri boyuncaki otokratik yönetim Mill’in “birey, kendisi, kendi bedeni ve aklı üzerinde egemendir” özdeyişle uyumlu olmaz. Mill’in merkezileşmiş hükümete ve ücretli köleliğe karşı çıkması, fikirlerini çoğu liberalden daha fazla anarşizme yakınlaştırır; [örneğin] şu yorumu yapar: “geleceğin toplumsal ilkesi, olası azami bireysel hareket hürriyeti ile yerkürenin hammaddelerinde ortak sahipliliği ve birleşik emeğin tüm faydalarına eşit katılımı nasıl birleştirileceği” idi (Peter Marshall’ın alıntısı, İmkansızı İstemek, s. 164). Bireysellik savunusu (On Liberty’de [Hürriyet Üzerine]) kusurlu da olsa klasik bir çalışmadır ve sosyalist eğilimlere ilişkin çalışması (“Sosyalizm Üzerine Bölümler”de) (demokratik) liberal bir bakış açısından [sosyalizmin artı ve eksilerinin bir değerlendirmesi olarak okunmaya değerdir.

Proudhon gibi Mill de modern-günümüz piyasa sosyalizminin habercisiydi ve merkezsizleşmeyle toplumsal katılımın kararlı bir destekçisiydi. Bu, Chomsky’e göre, şaşırtıcı değildir, çünkü kapitalizm öncesi klasik liberal düşünce, “insanın hürriyet, çeşitlilik ve özgür birlik için olan gereksini hakkındaki daha köklü varsayımların bir sonucu olarak toplumsal yaşamda devlet müdehalesine karşı çıkar. Aynı varsayımlara dayanarak, kapitalist üretim ilişkileri, ücretli emek, rekabetçilik, ‘mülkiyetçi bireycilik’ [possessive individualism, tahakkümcü bireysellik] ideoloji, bunların hepsi temelde insan karşıtı olarak görülmelidir. Liberter sosyalizm tam olarak Aydınlanma’nın liberal ülkülerinin mirasçısı olarak değerlendirilmelidir” (“Anarşizm Üzerine Notlar”, Op.Cit., s. 157).

Dolayısıyla anarşizm kapitalizm öncesi ve demokratik liberal biçimlerle ortaklığa sahiptir. Bu liberallerin ümitleri kapitalizmin gelişmesiyle birlikte tuzla buz olmuştur. Rudolf Rocker’ın analizinden alıntı yaparsak:

“Liberalizm ve Demokrasi en uygun şekilde politik kavramlardır; ve bu ikisinin ilk taraftarlarının büyük bir kısmı eski anlamıyla sahiplik hakkını destekledikleri için, onlar, ekonomik gelişme uygulamada –Liberalizminkilerle daha az olmak üzere– Liberalizm ile Demokrasi ilkeleriyle uyumlandırılamayacağından ötürü her ikisini de terk etmek zorundadırlar. ‘Kanun karşısında tüm yurttaşlar eşittir’ özdeyişiyle Demokrasi ve ‘kişinin kendi şahsı üzerindeki hakkı’ özdeyişiyle de Liberalizm, kapitalist ekonomik biçimin gerçeklikleri karşısında kazaya uğramıştır. Her ülkedeki milyonlarca insanoğlu emek-güçlerini küçük bir sahipler azınlığına satmak zorunda olduğu müddetçe ve alıcı bulamadığında en berbat sefilliğin pençesi düşecek oldukça, sözde ‘kanun önünde eşitlik’ bir takiyeden başka bir şey olmaz, çünkü kanunlar toplumsal refahı sahipliğini elinde bulunduranlar tarafından yapılır. Ancak, aynı şekilde ‘kişinin kendi şahsı üzerindeki hakkı’ndan da bahsedilemez, çünkü kişi eğer açlıktan kıvranmak istemiyorsa bir başkasının ekonomik emri altına girmeye boyun eğdiğinde bu hak sona erer” (Anarko-Sendikalizm, s. 10).

Son kısımda belirtildiği gibi hem liberal hem de sosyalist gelenek içerisinde anarşist kuram ve fikirlere yakınlaşan düşünürler vardır. Anarşizm her ikisin de belli bazı fikir ve ülkülerini paylaştığı için bu anlaşılabilir bir şeydir.

Ancak, Kısım A.04.3 ve Kısım A.04.4’de açıklık kazanacağı gibi, anarşizm en fazla sosyalist gelenekle ortak bir zemine sahiptir, onun bir parçasıdır. Bunun sebebi klasik liberalizmin köklü bir şekilde seçkinci bir gelenek olmasıdır. Locke’nin çalışmaları ve onun esin kaynağı olduğu gelenek hiyerarşi, devlet ve özel mülkiyeti haklı göstermeyi amaçlıyordu. Carole Pateman’ın belirttiği gibi, “Baba-yöneticileri ve kapitalist ekonomisiyle Locke’nin doğal durumu”, onun toplumsal sözleşme ve bunun yarattığı liberal devlet vizyonundan daha fazla “bir beğeniye kesinlikle sahip olmayacaktır anarşistler arasında”. Pateman’ın anlattığı üzere, “sadece büyük miktarlarda maddi mülke sahip erkeklerin toplumun politik açıdan uygun üyeleri sayıldığı” ve “gelişmekte olan kapitalist piyasa ekonomisini rahatsız etmek amacıyla değil, tamamen onun mülkiyet ilişkilerini muhafaza etmek için” var olan bir devlet. Çoğunluk, mülksüzler ise, “yetişkinliğe eriştiklerinde doğduğu ülkede yaşamayı seçerek” bir azınlık tarafından yönetilmek için “sessiz bir rıza” gösterirmiş olurlar (Politik Yükümlülük Sorunu, s. 141, s. 71, s. 78 ve s. 73).

Dolayısıyla, anarşizm, Locke’den kaynaklanan, onun hiyerarşi gerekçelendirmelerine dayanan, kapitalist-yanlısı liberal gelenekle taban tabana karşıttır. David Ellerman’ın belirttiği gibi, “rızaya –yönetme haklarını bir egemene veren ggönüllü bir toplumsal sözleşmeye– dayanan demokratik olmayan hükümetlerinin müdafiliğini yapan bütün bir liberal gelenek vardır”. Ekonomide, bu onların ücretli emeğe ve –“iş sözleşmesi” böyle sözleşmelerin “modern, işyeriyle sınırlı versiyonu olduğu” için– onun yarattığı kapitalist otokrasiye verdiği desteğe yansır (Demokratik İşçi-Sahipliğindeki Firmalar, s. 210). Bu kapitalist-yanlısı liberalizm esasen efendinizi seçme hürriyetine veya (şanslı azınlıktansanız) kendinizin efendisi olmanıza denk düşer. Özgürlüğün herkes için her zaman öz-belirlenim anlamına geldiği fikri ona yabancıdır. Aksine, [liberalizmin bu türü] “öz-sahiplik” , yani kendinize ve kendi haklarınıza “sahip olduğunuz” fikrine dayanır. Sonuç olarak, haklarınızı ve hürriyetinizi piyasada satabilirsiniz ([kendinizden] uzaklaştırabilirsiniz). Kısım B.04’de tartıştığımız üzere, bu uygulamada insanların çoğunun uyanık oldukları zamanın büyük kısmında (işte veya evde) otokratik yönetime tabi oldukları anlamına gelir.

Klasik liberalizmin modern dengi Milton Friedman, Robert Nozick, von Hayek ve benzerleriyle ilişkilendirilen sağ-kanat “liberter” gelenektir. Devleti basitçe özel mülkiyetin savunucusuna ve toplumsal kurumların tarattığı hiyerarşilerin uygulayıcısına indirgemek istedikleri için, imgelem ufkumuzu ne kadar genişletirsel genişletelim anarşizme yakın görülemezler. Örneğin Birleşik Devletler’de “liberalizm” denilen şey daha çok demokratik liberal bir gelenektir ve anarşizm gibi kulak tırmalayıcı kapitalist eğilimli minimum devlet savunucularıyla pek az ortaklığı vardır. Zaman zaman devletin bireysel hürriyete karşı saldırılarını memnuniyetle ifşa etseler de, mülkiyet sahibinin toprak veya sermayelerini kullananlara dayattıkları kısıtlamaların aynılarını dayatmak için mülkiyet sahibinin “özgürlüğü”nü korumaktan daha memnundurlar.

Feodalizmin sahiplik ile yöneticiliği birleştirdiği, yani toprak üzerinde yaşayan insanların yönetimi o toprağın sahibinin hakkı olduğu biliniyorken, sağ-kanat “liberter” geleneğin basitçe bunun modern (gönüllü) biçimi olduğunu söylemek hiç de abartı olmaz. Kendi toprak ve serfleri üzerindeki güçlerini korumak amacıyla Kral’ın güçleriyle mücadele eden feodal derebeyinden daha fazla liberter değildir. Chomsky’nin belirttiği gibi, “bilhassa ABD ve İngiltere’de moda olan ‘liberter’ doktrinler … şu veya bu biçimde gayrimeşru otoritenin, sıklıkla da gerçek tiranlığın taraftarlığına dönüşüyor gözüküyor” (Marxism, Anarchism and Alternative Futures [Marksizm, Anarşizm ve Alternatif Gelecekler], s. 777). Üstelik, Benjamin Tucker’ın öncellerine atfen belirttiği gibi, çoğunluğun faydasına olan veya onların gücünü sınırlayan devlet düzenlemelerine memnuniyetle saldırırken, azınlığın faydasına olan yasalar (ve düzenlemeler ve “haklar”) hakkında sessiz kalırlar.

Ancak, anarşizmin büyük amaçlarıyla daha fazla ortaklığı olan, esasen kapitalizm öncesine dayanan bir başka liberal gelenek daha vardır. Chomsky’nin ifade ettiği gibi:

“{Anarşizmin} bu fikirleri Aydınlanma’dan kaynaklandı; kökleri Rousseau’nun Discourse on Inequality’sinde [Eşitsizlik Üzerine Söylev], Humboldt’un The Limists of State Action’ında [Devletin Eyleminin Sınırları], Kant’ın Fransız Devrimi savunusunda özgürlüğün özgürlük için [gerekli] olgunluğa ulaşıldığında bahşedilecek bir armağan değil, [bu] olgunluğa ulaşılmasının bir önkoşulu olduğundaki ısrarcılığındadır … Sınai kapitalizmin, [bu] yeni ve beklenmedik adaletsizlik sisteminin gelişmesiyle birlikte, Aydınlanmanın radikal hümanist mesajını ve yolundan saptırılarak ortaya çıkan toplumsal düzeni sürdürmeyi amaçlayan bir ideolojiye dönüştürülen klasik liberal ülküleri koruyan ve yaygınlaştıran liberter sosyalizm oldu. Aslında, klasik liberalizmin devletin toplumsal yaşama müdehale etmesine karşı çıkmasına yol açan varsayımlar aynı zamanda kapitalist toplumsal ilişkilerin kabul edilemez olduğunu [da gösteriyordu]. Bu, örneğin, {John Stuart} Mill’in öncülü ve belki de esin kaynağı olan {Wilhelm von} Humboldt’un Devletin Eyleminin Sınırları’nda açıkça görülebilir … 1792’de tamamlanan bu klasik liberal düşünce, her ne kadar zamanından önce olsa da, özünde büyük ölçüde anti-kapitalist idi. Fikirleri, tanınmayacak ölçüde değiştirilerek sınai kapitalizmin bir ideolojisi haline dönüştürülmüş olmalı” (“Anarşizm Üzerine Notlar”, Devletin Mantığı Hakkında, s. 156).

Chomsky bunu “Dil ve Özgürlük” başlıklı makalesinde daha ayrıntılı bir şekilde tartışır (hem Devletin Mantığı Hakkında’da hem de Chomsky Okumaları’nda yer almaktadır). Humboldt ve Mill’in yanı sıra, bu gibi “kapitalizm öncesi” liberaller arasında zanaatçı ve küçük çiftçilere (yani kapitalizm öncesi bir ekonomiye) dayanan, kabaca eşit düzeyde toplumsal eşitliğin ve tabii ki minimal bir hükümetin olduğu bir toplum tasavvur eden Thomas Paine gibi radikaller de vardır. Onun fikirleri dünyadaki işçi sınıfı radikallerine esin kaynağı olmuş ve –E.P. Thompsom’un bize hatırlattığı gibi– Paine’in Rights of Man [İnsanın Hakları] adlı kitabı “İngiliz {İskoç} işçi-sınıfı hareketinin kuruluş metni”dir. Hükümet hakkındaki fikirleri “anarşizm kuramına yakın”ken, reform önerileri ise “yirminci yüzyılın toplumsal yasamasının kaynağı olmuştur” (The Making of the English Working Class [İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu], s. 99, s. 101 ve s. 102). Hürriyet ve toplumsal adalate olan ilgisinin bileşimi onu anarşizme yakın bir konuma getirir.

Sonra Adam Smith vardır. Sağ (bilhassa da “liberter” sağ unsurlar) onun klasik bir liberal olduğunu iddia ederken, fikirleri bundan çok daha karmaşıktır. Örneğin, Noam Chomsky’nin işaret ettiği gibi, Smith serbest piyasayı savunmuştu çünkü “bu tam bir eşitliğe, sadece fırsat eşitliğine değil koşulların eşitliğine de yol açacaktı” (Class Warfare [Sınıf Savaşımı], s. 124). Smith’in dediği gibi, “şeylerin doğal akışına bırakıldığı, tam bir hürriyetin olduğu bir toplumda”, bu “avantajların çok geçmeden diğer istihdamların düzeyine gelecektir” ve böylece “emek ile hisselerin farklı istihdamları … ya tamamen eşit olmalıdır veya sürekli bir şekilde eşitliğe doğru meyletmelidir”. Ne de [Smith] devlet müdehalesine veya devletin işçi sınıfına yardımına karşı çıkmıştır. Örneğin, işbölümünün olumsuz etkilerini gidermek için kamusal eğitimi savunmuştur. Üstelik, devlet müdehalesine karşıydı, çünkü ne zaman ki “yasama kurulu patronlarla onların işçileri arasındaki farkları düzenlemeye çalışırsa, danışmanlıklarını patronlar yapar. Bu nedenle, işçilerin lehine olduğu zaman düzenleme her zaman adil ve adaletlidir; ancak patronların lehine olduğunda durum bunun tam tersidir”. “Yasa”nın nasıl işçilerin birleşmelerini “oldukça sert” bir şekilde “cezalandırır”ken, patronların birleşmelerini gözardı edeceğini belirtir (“tarafsızca ele alınmış olsa, patronlara da aynı şekilde davranır”) (The Wealth of Nations [Ulusların Zenginliği], s. 88 ve s. 129). Dolayısıyla, devlet bir azınlık tarafından azınlık için yönetildiği için, bu da devlet müdehalesinden çoğunluğun değil azınlığın faydalanmasına yol açacağı için, genel olarak devlet müdehalesine karşı çıkılmalıdır. Şirketler kapitalizminin gelişimini görecek kadar yaşamış olsaydı, bırakınız-yapsınlar [laissez-faire] hakkındaki fikirlerinin değişmeksizin kalacağı şüphelidir. Onun klasik liberal geleneğe ait olduğunu iddia edenler Smith’in bu eleştirel yönünü rahatça gözardı etmektedir.

Smith, diyor Chomsky, “kökleri aydınlanmada olan bir kapitalizm öncesi ve anti-kapitalist” idi. Evet, şöyle devam eder: “Klasik liberaller, {Thomas} Jefferson ve Smith, çevrelerinde şahit oldukları erk yoğunlaşmalarına karşı çıkıyorlardı … Ancak daha sonrları gelişecek olan diğer erk yoğunlaşması biçimlerini görmediler. Gördüklerinde de onlardan hoşlanmadılar. Jefferson bunun iyi bir örneğiydi. Gelişmekte olduğunu gördüğü erk yoğunlaşmalarına şiddetle karşı çıktı, zamanında yeni yeni ortaya çıkmakta olan bankacılık kurumlarının ve büyük sınai şirketlerin Devrim’in kazanımlarını yok edeceği uyarısında bulunuyordu” (Op. Cit., s. 125).

Murray Bookchin’in belirttiği gibi, Jefferson “Birleşik Devletler’in erken dönem tarihinde en iyi olarak bağımsız mal sahibi-çiftçinin politik talepleri ve çıkarlarıyla özdeşleşir” (The Third Revolution [Üçüncü Devrim], cilt 1, as. 188-9). Diğer bir deyişle, kapitalizm öncesi ekonomik biçimlerle. Jefferson’un “aristokratlar” ile “demokratlar”ı karşılaştırırken görürüz. Bu birinciler “insanlardan korkan ve onlara güvenemeyen ve onların elindeki tüm güçleri üst sınıfların ellerine vermeyi arzulayan” kişilerdir. Demokratlar “insanlarla özdeşleşirler, onlara güvenirler”, her zaman “en bilge” [kişiler] olmasalar dahi, “onları kamusal çıkarın samimi ve güvenli emanetçisi olarak görür ve bağırlarına basarlar” (Chomsky’nin alıntısı, Powers and Prospects [Güçler ve Başarı Şansları], s. 88). Chomsky’nin belirttiği gibi, “aristokratlar”, “Jefferson’un demokrasi ile kapitalizm arasındaki belirgin çelişkiyi fark ederek dehşetle karşıladığı yükselmekte olan kapitalist devletin taraftarı” idiler (Op.Cit., s. 88). Claudio J. Katz’ın “Thomsas Jefferson’un Liberal Anti-kapitalizmi” başlıklı makalesi yararlı bir şekilde bu konuları ele alır (American Journal of Political Science, cilt 47, sayı 1 (Ocak 2003), ss. 1-17).

Hatta Jeferson “bir parça devrim öyleyse iyi bir şeydir … Hükümetin sağlam sıhhati için gerekli bir ilaçtır … Hürriyet ağacı zaman zaman yutrseverlerin ve tiranların kanlarıyla canlandırılmalıdır” (Howard Zinn’in alıntısı, A People’s History of the United States [Birleşik Devletler Halkı Tarihi], s. 94). Ancak, Jefferson’un liberter özellikleri hem Birleşik Devletler Başkanı hem de bir köle sahibi olmasıyla tahrip olmuştur, yine de Amerikan devletinin diğer “kurucu babaları”yla karşılaştırıldığında onun liberalizmi demokratik bir biçimdir. Chomsky’nin bize hatırlattığı gibi, “tüm Kurucu Babalar demokrasiden nefret ediyordu –Thomas Jefferson kısmi bir istisnaydı, ama yalnızca kısmi”. Amerikan devleti, klasik liberal bir devlet olarak, (James Madison’dan alıntılarsak) “zengin bir azınlığı çoğunluktan korumak için” tasarlanmıştı. Veya, John Jay’in ilkesini tekrar edersek, “ülkenin sahibi olan insanlar onu yönetmeliydi” (Understanding Power [Gücü Anlamak], s. 315). Amerika bir oligarşi değil de (biçimsel olarak) bir demokrasiyse, bu klasik liberalizmden dolayı değil ona rağmen böyledir.

Sonra, klasik liberalizmdeki temel çelişkiyi fark eden John Stuart Mill vardır. Bireysel hürriyetin taraftarı olduğunu öne süren bir ideoloji nasıl olur da uygulamada sistematik bir şekilde bu hürriyeti geçersiz kılan kurumları destekleyebilir? Mill, bu nedenle evliliğin, –“eşitliğe sempati besleyen, … gücün bir tarafa veya itaat etmenin öteki tarafa ait olmadığı, aşık olarak birarada yaşayan”– eşitler arasındaki gönüllü bir birlik olması gerektiğini belirterek ataerkil evliliğe saldırır. Herhangi bir birlikte “mutlak bir efendi”nin olması gerektiği fikrini reddederek, “işalemindeki ortaklık”ta “… her ortaklıkta, bir ortağın firmanın tümünü kontrol etmesi gerektiğinin ve diğerinin ise onun yönetimine itaat etmeye yükümlü olduğunun yasalaştırılması gerekli görülmez ve böyle olduğu düşünülmez” (“Kadının Boyun Eğmesi”, Susan L. Brown’un alıntısı, The Politics of Individualism [Bireycilik Siyaseti], ss. 45-6).

Evet, kendi örneği kapitalizme verilen liberal desteğin kusurlu olduğunu göstermiştir, çünkü gücün bir tarafın itaatin ise öbür tarafının payına düştüğü bir ilişki içerisinde çalışan işverene tabidir. Bu nedenle, şunu ileri sürmüş olması şaşırtıcı olmaz: “insanlığın gelişmesini sürdürecek, … en sonunda egemen olması beklenmesi gereken birlik biçimi, şef konumundaki kapitalist ile yönetimde hiçbir söz hakkı olmayan işçiler arasında varolan [birlik biçimi] değildir; aksine, eşitlik temelinde, kolektif olarak sermayeye sahip olan, … kendileri tarafından seçilen ve görevden uzaklaştırılabilir olan yöneticiler altında çalışan işçilerin kendi başlarına [oluşturdukları] birlik [biçimi]dir” (The Principles of Political Economy [Politik Ekonominin Prensipleri], s. 147). Çalışma saatleri boyuncaki otokratik yönetim Mill’in “birey, kendisi, kendi bedeni ve aklı üzerinde egemendir” özdeyişle uyumlu olmaz. Mill’in merkezileşmiş hükümete ve ücretli köleliğe karşı çıkması, fikirlerini çoğu liberalden daha fazla anarşizme yakınlaştırır; [örneğin] şu yorumu yapar: “geleceğin toplumsal ilkesi, olası azami bireysel hareket hürriyeti ile yerkürenin hammaddelerinde ortak sahipliliği ve birleşik emeğin tüm faydalarına eşit katılımı nasıl birleştirileceği” idi (Peter Marshall’ın alıntısı, İmkansızı İstemek, s. 164). Bireysellik savunusu (On Liberty’de [Hürriyet Üzerine]) kusurlu da olsa klasik bir çalışmadır ve sosyalist eğilimlere ilişkin çalışması (“Sosyalizm Üzerine Bölümler”de) (demokratik) liberal bir bakış açısından [sosyalizmin artı ve eksilerinin bir değerlendirmesi olarak okunmaya değerdir.

Proudhon gibi Mill de modern-günümüz piyasa sosyalizminin habercisiydi ve merkezsizleşmeyle toplumsal katılımın kararlı bir destekçisiydi. Bu, Chomsky’e göre, şaşırtıcı değildir, çünkü kapitalizm öncesi klasik liberal düşünce, “insanın hürriyet, çeşitlilik ve özgür birlik için olan gereksini hakkındaki daha köklü varsayımların bir sonucu olarak toplumsal yaşamda devlet müdehalesine karşı çıkar. Aynı varsayımlara dayanarak, kapitalist üretim ilişkileri, ücretli emek, rekabetçilik, ‘mülkiyetçi bireycilik’ [possessive individualism, tahakkümcü bireysellik] ideoloji, bunların hepsi temelde insan karşıtı olarak görülmelidir. Liberter sosyalizm tam olarak Aydınlanma’nın liberal ülkülerinin mirasçısı olarak değerlendirilmelidir” (“Anarşizm Üzerine Notlar”, Op.Cit., s. 157).

Dolayısıyla anarşizm kapitalizm öncesi ve demokratik liberal biçimlerle ortaklığa sahiptir. Bu liberallerin ümitleri kapitalizmin gelişmesiyle birlikte tuzla buz olmuştur. Rudolf Rocker’ın analizinden alıntı yaparsak:

“Liberalizm ve Demokrasi en uygun şekilde politik kavramlardır; ve bu ikisinin ilk taraftarlarının büyük bir kısmı eski anlamıyla sahiplik hakkını destekledikleri için, onlar, ekonomik gelişme uygulamada –Liberalizminkilerle daha az olmak üzere– Liberalizm ile Demokrasi ilkeleriyle uyumlandırılamayacağından ötürü her ikisini de terk etmek zorundadırlar. ‘Kanun karşısında tüm yurttaşlar eşittir’ özdeyişiyle Demokrasi ve ‘kişinin kendi şahsı üzerindeki hakkı’ özdeyişiyle de Liberalizm, kapitalist ekonomik biçimin gerçeklikleri karşısında kazaya uğramıştır. Her ülkedeki milyonlarca insanoğlu emek-güçlerini küçük bir sahipler azınlığına satmak zorunda olduğu müddetçe ve alıcı bulamadığında en berbat sefilliğin pençesi düşecek oldukça, sözde ‘kanun önünde eşitlik’ bir takiyeden başka bir şey olmaz, çünkü kanunlar toplumsal refahı sahipliğini elinde bulunduranlar tarafından yapılır. Ancak, aynı şekilde ‘kişinin kendi şahsı üzerindeki hakkı’ndan da bahsedilemez, çünkü kişi eğer açlıktan kıvranmak istemiyorsa bir başkasının ekonomik emri altına girmeye boyun eğdiğinde bu hak sona erer” (Anarko-Sendikalizm, s. 10).

ÇEVİRİ: Anarşist Bakış
Kaynak:”A.4 Who are the major anarchist thinkers?”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: