PEKİ YA “İNSAN DOĞASI”?

Anarşistler, “insan doğası”nı gözardı etmek bir yana, bu kavrama derin bir anlam ve düşünüş kazandıran tek politik kuramdır. “İnsan doğası” sıklıkla anarşizme karşı argümanlarda son savunma hattı olarak ortaya atılır, çünkü bunun cevaplanamaz olduğu düşünülür. Ancak durum hiç de böyle değildir. Her şeyden önce, insan doğası karmaşık bir şeydir. Eğer insan doğası ile “insanların yaptıkları şeyler” ifade ediliyorsa, insan doğasının çelişkili olduğu açıktır –aşk ve nefret, merhamet ve kalpsizlik, barış ve şiddet ve benzerleri; tüm bunlar insanlar tarafından ifade edilmektedirler ve bu nedenle de tümü de “insan doğası”nın birer ürünüdür. Doğaldır ki “insan doğası” olarak düşünülen şey, değişen toplumsal koşullarla beraber değişebilir. Örneğin, kölelik binlerce yıl boyunca “insan doğası”nın bir parçası ve “normal” olarak görüldü. Homoseksüellik eski Yunanlılarca tamamen normal görülürken, binlerce yıl sonra Hristiyan kilisesi tarafından doğaya aykırı [anormal] bir şey olarak suçlandı. Savaş ancak devletler geliştiğinde “insan doğası”nın bir parçası haline geldi. Bu nedenle Chomsky [şöyle der]:

“Bireyler hiç şüphesiz ki kötülük yapabilirler … Ancak bireyler her türlü şeyi yapabilirler. İnsan doğası birçok şekilde kendini gerçekleştirebilir, insanlar birçok yeti ve opsiyona sahiptir. Hangilerinin kendilerini açığa vuracağını büyük ölçüde kurumsal yapılar belirler. Patolojik katillerin dizginlerini salıverecek kurumlarımız olsaydı, o zaman ortama onlar hakim olacaktı. Hayatta kalmanın tek yolu doğanızın o unsurlarının kendilerini gerçekleştirmesine izin vermek olurdu.

Açgözlülüğü insanoğlunun yegâne özelliği yapacak, diğer insani hisler ve taahhütler pahasına saf açgözlülüğü teşvik edecek kurumlarımız olsaydı, tüm eşlik eden [özellikleri] ile birlikte açgözlülüğe dayanan bir toplumumuz olurdu. Başka türden insani duygular ve heyecanların –örneğin dayanışma, destek, sempatinin– hakim olacağı şekilde farklı bir toplum örgütlenebilir. O zaman, insan doğasının ve kişiliğinin kendilesni ortaya koyan farklı yönlerine sahip olursunuz” (Muhalifin Tarihleri, s. 158).

Bu nedenle “insan doğası”nın ne olduğunun, nasıl geliştiğinin ve hangi yönlerinin ifade edildiğinin tanımlanmasında çevre [yaşanılan ortam] önemli bir rol oynar. Aslında, anarşizm hakkındaki en büyük efsanelerden birisi bizim insan doğasının özünde iyi olduğunu düşündüğümüzdür (aksine, biz onun özünde toplumsal [sociable] olduğunu düşünürüz). Nasıl gelişeceği ve kendisini nasıl ifade edeceği ne tür bir toplumda yaşadığımıza ve [ne tür bir toplum] yarattığımıza bağlıdır. Hiyerarşik bir toplum insanları belli bir şekilde (olumsuz) şekillendirecektir ve liberter olandan oldukça farklı bir “insan doğası” üretecektir. Böylece, “erkek {ve kadınların} Anarşistlerin gerçekte olduğundan çok daha iyi erkek {ve kadınlar} tasavvur ettiklerini söylediklerini işittiğimizde, zeki insanların bu saçmalığı nasıl tekrar edebildiklerine hayret ediyoruz sadece. Erkek {ve kadınları} daha az açgözlü ve egoist, aynı zamanda da daha az hırslı ve daha az köle ruhlu olmalarını sağlamanın tek yolunun egoizmin, açgözlülüğün, köle ruhluluğunun ve hırsın büyümesini destekleyen koşulların ortadan kaldırılması olduğunu sürekli dile getirmiyor muyuz?” (Peter Kropotkin, Kendiniz İçin Eyleyin, s. 83).

Aslında, “insan doğası” anarşizme karşı bir argüman olarak kullanılması yüzeyseldir ve nihayetinde de bahane uydurarak yükümlülükten kaçınmaktır. Düşünmemenin mazeretidir. Emma Goldman’ın ifade ettiği üzere, “Polislerden, yassı-kafalı papazdan tutun da bilim vizyonu olmayan bir amatöre kadar her aptal insan doğası hakkında amirane bir şekilde konuşmaya yeltenir. [Konuşan] ne kadar büyük bir akıl şarlatanı olursa, insan doğasının kötülüğü ve zayıflığı üzerindeki ısrarı da o kadar belli hale gelir. Ancak, her ruhun hapse atıldığı, her kalbin zincirlendiği, yaralandığı ve sakat bırakıldığı bugün ondan nasıl bahsedilebilir ki?”. Değiştirin toplumu, daha iyi bir toplumsal çevre yaratın, ondan sonra doğamızın ürününün ne olduğunu ve otoriter sistemin ürününün ne olduğunu karar verebilelim. Bu nedenle, anarşizm “insan aklının dinin hakimiyetinden kurtulması; insan bedeninin mülkiyetin hakimiyetinden kurtulması; hükümetin boyunduruk ve sınırlamaların kurtulmasını savunur”. Çünkü “ancak özgürlük, büyüme, fırsat ve hepsinden önemlisi barış ve huzur bize insan doğasının gerçek hakim etmenlerini ve onun tüm harikulade imkanlarını öğretebilir” (Kızıl Emma Konuşuyor, s. 73).

Bu, her bireyin “toplum” (pratikte toplumu yönetenler) tarafından oluşturulmasını beklediği bir tabula rasa (boş levha) olarak doğduğu, insanoğulların tamamen plastikten [şekillendirilebilir] olduğu anlamına gelmez. Noam Chomsky’nin söylediği gibi, “bu varsayıma {insan doğasının tarihsel bir üründen başka bir şey olmadığı varsayımına} dayanarak yabancılaşmış emek kavramının rasyonel bir açıklamasını yapmanın mümkün olduğunu düşünmüyorum; ne de, insan doğası hakkında ve toplum yapısındaki düzenlemelerin bizim asıl doğamızın parçaları olan temel ihtiyaçların bazılarını nasıl daha iyi gerçekleştirebileceği hakkında varsayımlar yapmaksızın, herhangi bir toplumsal değişim taahhütü için ahlaki gerekçelendirmeye benzer bir şey üretmenin [mümkün olduğunu düşünüyorum]” (Dil ve Siyaset, s. 215). İnsanın hangi ayırdedici niteliklerinin “doğuştan” [innate, yaradılıştan] olduğu, hangilerinin olmadığı tartışmasına girmek istemiyoruz. Bizim burada tüm söyleyeceğimiz insanoğlunun doğuştan düşünme ve öğrenme yetisine sahip olduğu –bu kadarının oldukça bariz olduğunu düşünüyoruz– ve insanların [kendilerini] eksiksiz [complete] hissetmeleri ve geliştirmeleri için diğerlerinin arkadaşlığına ihtiyaç duyan toplumsal yaratıklar olduğudur. Dahası, adaletsizlik ve zulmü fark etme ve karşı çıkma yetisine sahiptirler (Bakunin haklı bir şekilde “düşünme gücü ile isyan etme arzusunu değerli melekeler olarak” değerlendirir (Tanrı ve Devlet, s. 9).

Bizce bu iki üç özellik anarşist toplumun ayakta kalabilir olduğunu ortaya koymaktadır. Doğuştan düşünme yetisine sahip olmak otomatik olarak tüm hiyerarşi biçimlerini gayri meşru geçersiz kılar; ve toplumsal ilişkilere olan gereksinimimiz ise devlet olmadan örgütlenebileceğimizi ima eder. Modern toplumun başına bela olan derin mutsuzluk ve yabancılaşma, devlet ve kapitalizmin [sahip olduğu] merkezileşme ve otoriterliğin içimizdeki bazı doğuştan gereksinimleri inkar ettiğini ortaya koymaktadır. Aslında daha önce bahsedildiği üzere, insan ırkı varoluşunun büyük bir kısmında, çok az [derecede] veya hiç bir otoritenin bulunmadığı anarşist topluluklarda yaşamıştır. Modern toplumun bu tip insanları “yabaniler” veya “ilkel” olarak adlandırması tamamıyle saf bir kibirdir. Peki anarşizmin “insan doğası”na karşı olduğunu kim söyleyebilir? Anarşistler bunun böyle olmayabileceğini öne süren pek çok kanıt toplamışlardır.

Anarşistlerin “insan doğası”ndan çok fazla şey bekledikleri suçlamasına gelince, bu yönde en fazla talepkar olanlar genellikle anarşist olmayanlardır. “Rakiplerimiz –yönetilen, sömürülen, güdülen”– o kötü insanların olduklarından daha da fazla kötüleşmelerini engelleyen yüce insanlar [salt of the earth] –yöneticiler, işverenler, liderler– olduğunu kabul ediyor gözükseler de”, biz anarşistler “hem yönetenlerin hem de yönetilenlerin otorite tarafından bozulduğu savunuyoruz”. Yaniburada bir fark vardır, gayet önemli bir fark. Biz insan doğasının kusurlarını kabul ediyoruz, ama biz yöneticileri bunun dışında tutmuyoruz. Onlar da yaparlar [kusurludurlar] –her ne kadar bazen bilinçsiz olsa da ve böyle bir istisna yapmadığımız için bizim hayalci olduğumuzu söylerler” (Peter Kropotkin, Kendiniz İçin Davranın, s. 83). Eğer insan doğası bu kadar kötüyse, bazı insanlara diğerlerinin üstünde güç vermek, bunun adalet ve özgürlüğe yol açacağını ümit etmek, ümitsizce ütopik bir şey olacaktır. ”

Üstelik, belirtildiği gibi, anarşistler hiyerarşik örgütlenmelerin insan doğasının en kötü [özelliklerini] ortaya çıkarır. Sonuçta ortaya çıkan otoriter ilişkilerden hem ezen hem de ezilen olumsuz şekilde etkilenir. “İnsanın aklını ve kalbini öldürmek ayrıcalığın, her türden ayrıcalığın özelliğidir” diyordu Bakunin. “… Bu istisnası olmayan bir toplumsal kanundur … Eşitlik ve insanlık kanunu” (Tanrı ve Devlet, s. 31). Ayrıcalıklı olan iktidar tarafından yozlaştırılırken, güçsüz olan ise (genelde) kalben ve zihnen köle gibi olur (Bereket, nerede baskı varsa, bu baskı ne için olursa olsun, orada daima isyankarlar olacaktır, direniş ve sonucunda da umut daima olacaktır.) Aslında, anarşist olmayanların hiyerarşiyi, [hiyerarşinin] ürettiği “insan doğası” anlamında gerekçelendirmesi anarşistlere oldukça garip gelmektedir.

Üzücüdür ki, bunu yapan çok fazla kişi olmuştur. Bugün de devam etmektedir. Örneğin, Ama bugün “sosyobiyoloji”nin ortaya çıkmasıyla beraber, bazıları (oldukça az sayıda gerçek kanıtlara) kapitalizmin genlerimizin tarafından belirlenen “doğa”mızın bir ürünü olduğunu iddia etmektedirler. Bu iddialar, “insan doğası” argümanın yeni bir çeşitlemesinden başka bir şey değildir ve hiç de şaşırtıcı olmayacak şekilde güçlü olanlar bu iddiaların üstüne atlamışlardır. Kanıtların yokluğu göz önüne alınırsa, onların bu “yeni” doktrine verdikleri destek, [bu doktrinin] güce sahip olanlara [sağladığı] faydanın bir sonucudur –yani, bu gücü rasyonalize etmek için her zaman”objektif” ve “bilimsel” temellere sahip olmanın faydalı olacağı olgusu(bu süreçe ilişkin tartışma için bakınız Genlerimizde Değil: İdeoloji ve İnsan Doğası, Steven Rose, R.C. Lewontin ve Leon J. Kamin).

Bu, [bu görüşün] hiçbir gerçekliğinin olmadığını söylemek değildir. Bilim insanı Stephan Jay Gould’un belirttiği üzere “potansiyel davranış aralığımız biyolojimiz tarafından sınırlanır” ve sosyobiyolojinin “genetik kontrol”le kast ettiği şey buysa, “buna pek katılmamazlık edemeyiz”. Ancak, kast ettiği bu değildir. Aksine, sosyobiyolojinin savunduğu şey bir “biyolojik determinizm” biçimidir. Belli bazı insan özellikleri için belli bazı genlerin olduğunu söylemek açıklayıcı değildir, çünkü “şiddet, cinsiyetçilik ve genel kötülük, {keza “barışçıllık, eşitlik ve nezaket” de} olası davranış aralığının bir altkümesini temsil etmelerinden dolayı biyolojiktir”. Bu nedenle, “serpilmelerine izin veren toplumsal yapılar yaratabilirsek, onların etkisinin çoğaldığını görebiliriz”. Böyle olabileceği, “genellikle nahoş ‘istisnaları’ geçici ve önemsiz sapmalar olarak dışarda bırakır”ken insan kültürlerindeki “çeşitliliği kabul eden” sosyobiyologların kendi çalışmalarından da görülebilir. Bu şaşırtıcıdır, çünkü eğer “yinelenen, sıkça da soykırım türünden bir savaş halinin genetik kaderimizi şekillendirdiğine” inanırsanız, “saldırgan olmayan insanların varlığı utanç vericidir” (Darwin’den Bu Yana, s. 252, s. 257 ve s. 254).

Öncesindeki toplumsal Darwinizm gibi, sosyobiyoloji de ilk önce günümüz toplumunun hakim fikirlerini tabiata yansıtarak [uygulayarak] ilerler (böylece, sıklıkla bilinçsizce, bilim adamları hatalı bir şekilde sorgulanan fikirleri “normal” ve “doğal” olarak tasavvur ederler). Ardından, bu şekilde üretilen –kapitalizmin (hiyerarşi, otorite, rekabet, vb.) ilkelerinin ebedi yasalar olduğununun “ispatlamak” için kullanılan– doğa kuramları tekrar toplum ve tarih üzerine aktarılır [uygulanır]; ki ardından statükonun gerekçesi olarak bunlara başvurulur. Ne şaşırtıcıdır ki, birçok zeki olarak nitelendirilen insan bu el çabukluğunu ciddiye alır.

Bu, insan toplumlarındaki hiyerarşileri açıklamak ve meşrulaştırmak için doğadaki “hiyerarşiler” kullandığında gözlenebilir. Bu gibi benzetmeler, insan yaşamının kurumsal doğasını unutmaları nedeniyle yanıltıcıdır. Murray Bookchin’in sosyobiyoloji eleştirisinde belirttiği gibi, “zayıf, bitkin düşmüş, cesareti kırılmış ve hasta bir maymunun ‘alfa’ maymun olması çok zordur, olsa bile bu kısa ömürlü ‘statü’yü koruması daha da zordur. Bunun aksine, fiziksel ve zihinsel olarak patolojik insan yöneticilerin çoğu ise tarihin gidişatı üzerinde yıkıcı etkileriyle otoriteyi kullanmışlardır”. Bu, “kurumların yokluğunun ‘alfa maymunlar’ ve ‘kraliçe arılar’dan bahsetmenin yegâne akıllıca yolu olduğu ‘hayvan hiyerarşileri’ denilen şeyin tam ters çevrilmiş hali olan, hiyerarşik kurumların kişiler üzerindeki gücünü ifade eder” (“Sosyobiyoloji ve Sosyal Ekoloji”, Ekoloji Hareketi Hangi Yöne?, s. 58). Böylece, insan toplumunu benzersiz yapan şey rahatlıkla göz ardı edilir ve toplumdaki gücün gerçek kaynağı genetik bir perdenin arkasına saklanır.

“İnsan doğası”na başvurmakla ilgilenen bu tip müdafiler [özür dileyiciler] (veya en kötüsünden sosyobiyolojinin) olması tabii ki doğaldır, çünkü her yönetici zümre yönetme haklarının “insan doğası”na dayandığını iddia etmiştir meşrulaştırmak zorundadır. Dolayısıyla, sonradan ortaya çıkan, kendi elitist iktidarlarını destekliyor gözüken –ister bu sosyobiyoloji olsun, isterse ilahhi hak ya da doğuştan günah olsun– doktrinleri desteklemişlerdir. Açıkçası bu tip doktrinler her zaman yanlış olmuşlardır … tabii ki şimdiye kadar; çünkü artık günümüz toplumu gerçekten de “insan doğası”na uygun düşmektedir ve tabii ki günümüzün bilim papazlarınca bilimsel olarak da kanıtlanmışlardır!

Bu iddiadaki kendini beğenmişlik gerçekten de şaşırtıcıdır. Tarih durmadı. Bundan bin yıl sonraki toplum, bugünkünden veya [herhangi] bir insan tarafından hayal edilenden tamamı ile farklı olacaktır. Bugünkü hükümetlerin hiç birisi artık ortada olmayacak ve bugünkü ekonomik sistemler de var olmayacaklardır. Aynı olarak kalacak tek şey ise, tüm eski sistemler olmasa bile yeni toplumlarının “Tek Gerçek Sistem” olduğunu hâlâ iddia edecek insanların varlığı olacak.

Tabii ki farklı kültürlerden gelen insanların aynı olgulardan –daha geçerli olabilecek– farklı sonuçlara ulaşabilecekleri kapitalizmin destekçilerinin aklından dahi geçmez. Ne de “objektif” bilim insanlarının kuramlarının içinde yaşadıkları toplumun hakim fikirleri bağlamında şekillendirilmiş olabilecekleri, bu kapitalist müdafilerin aklına gelir. Ancak kapitalist İngiltere’de yaşayan bir bilim insanın türler arasındaki ve türlerin kendi içindeki rekabetçi mücadele’ye dayanan bir kuram geliştirmesinden oldukça farklı bir şekilde, Çarlık Rusya’sında yaşayan bir bilim adamının türlerin kendi içindeki işbirliği’ne dayanan bir evrim kuramı geliştirmiş olması, anarşistler için hiç de sürpriz değildir. Bu ilk kuramın Britanya toplumunun hakim siyasi ve ekonomik kuramlarını (özellikle de rekabetçi bireyciliği) yansıtması tabii ki tamamıyle bir raslantıdır.

Örneğin, Kropotkin’in klasik eseri Karşılıklı Yardımlaşması, Darwinizmin Britanyalı temsilcilerinin doğa ve insan yaşamına ilişkin üstüne resmedilen Britanyalı Toplumsal Darwinizminin bu bariz hatalarına bir cevap olarak yazılmıştı. Kropotkin, zamanın Britanya Darwinizminin anaakım Rus eleştirisine dayanarak, (önemli miktarda ampirik kanıt kullanarak) grup veya türler içerisindeki “karşılıklı yardımlaşma”nın, bu gruplar veya türler içerisindeki bireyler arasındaki “karşılıklı savaşım” kadar önemli bir rol oynadığını gösterdi (ayrıntılar ve değerlendirme için, Stephan Jay Gould’un Bully for Brontosaurus kitabı içerisindeki “Kropotkin Çatlak Değildi” yazısına bakınız). Bunun, evrimde rekabetle birlikte bir “etken”, çoğu durumda hayatta kalmak için çok daha önemli olan bir faktör, olduğunda ısrar ediyordu. Yani, işbirliği en az rekabet kadar “doğal”dır; bu ise, türlerin üyeleri arasında işbirliği bireyler açısından izlenecek en iyi yol olabileceğinden ötürü “insan doğası”nın anarşizm için bir engel teşkil etmeyeceğini kanıtlar.

Sonuçlandırırsak, Anarşistler anarşinin iki ana nedenden ötürü “insan doğası”na aykırı olmadığını savunurlar. Birincisi, “insan doğası” olarak düşünülen şey içinde yaşadığımız toplumca ve bizim yarattığımız ilişkilerce şekillendirilir. Bu, hiyerarşik toplum belli bazı insan özelliklerinin hakim olmasını teşvik ederken, anarşist toplumun ise başka [insan özelliklerini] teşvik edeceği anlamına gelir. Aslında, anarşistler, “doğanın farklı koşullar altında farklı şekilde hareket edeceği kuramına dayanarak, insan doğasının değişeceği olgusuna fazla yaslanmazlar”. İkincisi, değişim “varoluşun temel yasalarından birisi olarak gözükür”, bu nedenle “insanın imkanlarının sınırına ulaştığını kim söyleyebilir ki” (George Barrett, Anarşizme Karşı İtirazlar, s. 360-1 ve s. 360).

Anarşistlerin insan doğası hakkındaki fikirlerine ilişkin (her ikisi de anarşistlerin insanoğullarının doğal olarak iyi olduklarını düşündüğünü çürüten) faydalı tartışmalar için bakınız Peter Marshall’ın “İnsan Doğası ve Anarşizm” (David Goodway (ed.), Anarşizm İçin: Tarih, Kuram ve Uygulama, s. 127-149) ve David Hartley’in “Komüniteryen Anarşizm ve İnsan Doğası” (Anarchist Studies, cilt 3, sayi 2, Güz 1995, 145-164).

ÇEVİRİ: Anarşist Bakış
Kaynak:”A.2 What does anarchism stand for?”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: