İNSANLARIN ÇOĞU ÖZGÜR BİR TOPLUMUN İŞLEMESİ İÇİN FAZLASIYLA APTAL DEĞİL Mİ?

Bu soruya anarşist SSS’da yer verdiğimiz için üzgünüz; ama biliyoruz ki, birçok politik ideoloji açıkça sıradan insanların kendi yaşamlarını idame ettirmek ve toplumlarını işletebilmek için fazlasıyla aptal olduğunu varsayıyor. Sağ’dan Sol’a kadar, kapitalist siyasi gündemin tüm unsurları bu tür iddialarda bulunan insanları içerir. İster Leninistler olsun, isterse Fabiancı veya Objektivist olsun; az sayıda insanın yaratıcı ve zeki olduğu ve bu insanların diğerlerini yönetmesi gerektiği varsayılır. Genellikle, bu seçkincilik, ideologlarının –insanlara arzuladıklarını söylemek suretiyle [insanların] eleştirel düşüncelerini kısırlaştırmaya çalışarak– “özgürlük”, “demokrasi” ve diğer yavan şeylere dair söyledikleri akıcı retorikle iyi bir şekilde gizlenmektedir.

Yine “doğal” seçkinlere inananların kendilerini en yukarıya layık görmeleri, hiç de sürpriz olmayacaktır. Öte yandan, kendilerini devasa bir “saatin saniyelerini gösteren ibreler” yığınının bir parçası olarak gören (diğer insanları göz ardı ederek Ayn Rand’ın fikirlerini papağan gibi tekrar eden kimseleri görmek daima eğlencelidir) veya “gerçek” kapitalizmin bilinmeyen “ideali”nde tuvalet temizleyicisi olacak “objektivistler”i ise henüz keşfedebilmiş değiliz. Seçkinci metinleri okuyan herkes kendini bu “seçilmiş azınlığın” bir parçası olarak görecektir. Seçkinci bir toplumda seçkinleri doğal olarak nitelendirmek ve kendinizi de onun potansiyel bir üyesi olarak görmeniz gayet “doğal”dır.

Tarihin incelenmesi bize gösteriyor ki, devletilerin ve yönetici sınıfların ortaya çıktığı Tunç Devri’nin başından beri, [bu devletlerin ve yönetici sınıfların var olmalarının] temelden gerekçelendirmesi için seçkinci bir ideoloji olagelmiştir. Bu ideoloji sadece üstündeki elbiseleri değiştirmektedir, [ancak] içteki temel özü aynı kalmaktadır.

Örneğin Karanlık Çağlarda [Orta Çağ’da], [elitist ideoloji], Kilise hiyerarşisinin gereksinimlerine uyarlanarak Hristiyanlığa bulanmıştı. Papazcı seçkinler açısından en faydalı “tanrı tarafından vahiy edilmiş” [divinely revealed, dini inanç] dogma “doğuştan günahkâr olma” [original sin] [dogması] idi: insanoğlunun doğuştan ahlaksız ve yetersiz olduğu ve papazların sıradan insanla “Tanrı” arasında gerekli uygun arabuluculuğu yaptıkları bir “yukarıdan yönlendirilmeye” ihtiyacı olduğu fikri. Ortalama bir insanın aptal olduğu ve bu nedenle de kendi kendisini yönetmekten aciz olduğu fikri, Karanlık Çağ’ın kutsal emaneti olan bu doktrinden ortaya çıkmıştır.

İnsanların çoğunun “saatin saniyelerini gösteren ibreler” olduğu veya “sendikacılık bilinci”nden öte bir şey geliştiremeyeceğini iddia edenlere karşı tek söyleyebileceğimiz, bunun tarihe –özellikle de işçi hareketlerine– üstünkörü bir bakışla bile ayakta kalamayacak kadar saçma bir şey olduğudur. Özgürlük için mücadele edenlerin yaratıcı gücü sıklıkla oldukça şaşırtıcıdır; ve eğer bu entelektüel güç ve ilham “normal” bir toplumda görülemiyorsa, bu yetke [otorite] tarafından üretilen [birbirine] benzeyişin ve hiyerarşinin uyuşturucu etkilerinin en açık delilidir. (Hiyerarşinin etkileri üzerine daha fazlası için Kısım B.01’e bakınız). Bob Black’in dikkat çektiği üzere,

“Ne yapıyorsan osundur. Eğer sıkıcı, aptalca, monoton işler yapıyorsan; ulaşabileceğin fırsatlar da sıkıcı, aptalca ve monoton olacaktır. İş, televizyon ve eğitim gibi önemli aptallaştırma mekanizmaları varken dahi, bizi çepeçevre saran sinsi kretinizmin [cretinization, zihnen aptallaştırmanın] daha iyi bir açıklamasıdır. Hayatları tamamıyle tasnif edilmiş, en başında ailelerince ve en sonunda ise huzur evlerince dört duvar arasına hapsedilmiş, okuldan işe teslim edilmiş insanlar hiyerarşiye alıştırılmışlardır ve psikolojik olarak köleleştirilmişlerdir. Özerkliğe yönelik kabiliyetleri öylesine köreltilmiştir ki, özgürlük korkuları az sayıdaki mantıksal fobilerinden biri haline gelmiştir. İşte aldıkları itaat etme eğitimleri onların kendi kurdukları ailelerine taşınacak, böylece de sistem farklı şekillerde yeniden üretilecektir; politikaya, kültüre ve tüm diğer herşeye de aynen taşınacaktır. Çalışan insanlardaki canlılığı bir kere kurutursanız, insanlar muhtemelen hiyerarşiye boyun eğecekler ve her şeyde uzmanlaşacaklardır. Ona alışmılardır” (Çalışmanın Feshi ve diğer makaleler, s. 21-2).
Seçkinciler hürriyeti anlamaya çalıştıklarında, onun yalnızca (Leninistlere göre) nazik seçkinler tarafından veya (Objektivistlere göre) aptal seçkinler tarafından, tahakküm altında olanlara verilmiş bir şey olabileceğini düşünürler. Bundan sonra ise bunun [bahşedilmiş özgürlüğün] başarısız olması hiç de sürpriz olmaz. Ancak kendini özgürleştirme özgür bir toplum yaratabilir. Otoritenin ezici ve bozucu etkileri ancak kendinden-eylemlilikle giderilebilir. Bu tip birkaç kendini özgürleştirme örneği, bir zamanlar özgürlük yetisinden yoksun olduğu düşünülenlerin, aslında [bu] göreve fazlasıyla hazır olduklarını ispatlar bize.
İnsanlar kendilerini bir kez otoritenin zayıflatıcı ellerinden özgürleştirip, Stirner’in “büyükler biz dizlerimiz üzerine çöktüğümüz için büyüktürler” cümlesindeki gerçeğin farkına vardıklarında, bunun kendi otorite ve iktidarlarını yıkacağından korktukları için onlar kendilerinin “üstünlüğünü” iddia ederler.

Emma Goldman’ın kadınların eşitliği konusunda vurguladığı üzere, “kadınların yaşamın her yönündeki sıradışı başarıları, kadınların aşağı [olduğu şeklindeki] konuşmaları tamamıyla susturdu. Bu fetişe hâlâ sıkı sıkıya yapışanlar ise, bunu kendi otoritelerinin sarsılması kadar hiç bir şeyden nefret etmedikleri için yapmaktadırlar. Bu, ister efendinin ekonomik köleleri üzerindeki [otoritesi olsun], isterse erkeğin kadın üzerindeki [otoritesi] olsun, tüm otoritelerin belirgin özelliğidir. Ama artık kadınlar her yerde kafeslerinden kaçıyor, özgür ve büyük adımlarla ilerliyorlar” (Ateşten Hayaller, s. 256). Aynı yorumlar, sözgelimi İspanyol Devrimi sırasındaki işçilerin başarılı kendinden-yönetim deneyimleri için de geçerlidir.

Böylece, doğaldır ki, insanların anarşizmin işlemesi için fazlasıyla aptal olduğu nosyonu bunu söyleyenlere geri teper. Anarşi yerine demokratik hükümeti önermek maksadıyla bu argümanı kullananları ele alalım örneğin. Demokrasi, Luigi Galleani’nin belirttiği gibi, “insanların kendi yöneticilerini seçme hakkı ve ehliyetine sahip oldukları”nı ifade eder. Ancak, “eğer bir kimse kendi yöneticilerini seçme siyasi ehliyetine sahipse, o zaman onlarsız yapma ehliyetine de sahiptir –özellikle de ekonomik düşmanlık [husumet] sebepleri kökünden sökülüp atılmışsa” (Anarşizmin Sonu mu?, s. 37). Böylece, demokrasinin anarşizme karşıtı argümanı kendi kendisini geçersiz kılar, çünkü “eğer bu değerli seçmenlerin kendi çıkarlarını kollayamayacaklarını düşünüyorsanız, o halde kendilerine kılavuzluk edecek çobanları nasıl seçeceklerini nasıl bilebilirler? Ve bu toplumsal alaşım sorununu, bir dahinin bir aptallar yığınının oylarıyla seçilmesi sorununu nasıl çözebilecekler? (Malatesta, Anarşi, s. 53-4).

Diktatörlüğü insan aptallığına çözüm olarak görenlere gelirsek, bu diktatörler neden gözüktüğü kadarıyla evrensel olan bu insan özelliğinden muaftırlar sorusu akla gelir. Ve, Malatesta’nın belirttiği gibi, “en iyi kimdir? Ve onlardaki bu nitelikleri kim değerlendirecek [ve ortaya çıkaracak]?” (Op.Cit., s. 53).Eğer kendilerini “aptal” kitlelere dayatırlarsa, o halde niye kendi çıkarları için çoğunluğu sömürmeyeceklerini, ezmeyeceklerini varsayalım ki? Veya buna gelince, onlar kitlelerden daha mı zekidirler? Diktatöryel ve monarşik hükümet tarihi bu sorulara açık bir cevap verir. Aynı argüman, kısıtlı oy kullanma hakkına dayanan diğer demokratik olmayan sistemler için de geçerlidir. Örneğin, Lockeci (yani klasik liberal veya sağ-kanat liberter) mülk sahiplerinin yönetimine dayanan devlet ideali, zengin bir azınlığın gücü ve ayrıcalığını sürdürmek için çoğunluğu ezen bir rejimden pek farklı bir kadere sahip değildir. Aynı şekilde, kapitalist elitler hariç olmak üzere neredeyse evrensel bir aptallık fikri (“objektivist” vizyon) yazında sunulan mükemmel sistemden biraz daha az ideal olan bir sistemi ima eder. Bunun sebebi, çoğu insanın, onları kendi başına amaç olarak değil de amaca hizmet eden araçlar olarak gören baskıcı patronlara tolerans göstermesidir. Eğer insanları esasen “medeniyetten mahrum bir güruh” olarak görüyorsanız, onların kendi kişisel çıkarlarını fark ederek, onların peşinden gitmesini nasıl bekleyebilirsiniz? Her ikisi birden olamaz ve saf kapitalizmin “bilinmeyen ideali” –“fiilen varolan” kapitalizm gibi– kirli, baskıcı ve yabancılaştırıcı olacaktır.

Bu nedenle, anarşistler, insan kitlesinin beceriksizliğine dayanan anarşi karşıtı argümanların (apaçık bir şekilde kendi [amacına] hizmet etmediğinde) kendi içinde çelişkili olduğuna inanırlar. Eğer insanlar anarşizm için fazlasıyla aptallarsa, o halde arzuladığınız herhangi bir sistem için de fazlasıyla aptal olacaklardır. Nihayetinde, anarşistler, böyle bir perspektifin insanlığın ve bir tür olarak tarihimizin gerçek bir analizinden ziyade hiyerarşik toplum tarafından üretilen köle zihniyetini yansıttığını söylerler. Rousseau’dan alıntılarsak,

“Avrupalı haz düşkünlüğünce [voluptuousness] aşağılanan ve sadece bağımsızlıklarını koruyabilmek için açlığa, ateşe, kılıca ve ölüme katlanan tamamen çıplak yabanilerin çokluğunu gördükçe; kölelere bu şekilde davranmanın özgürlükle bağdaşmadığını hissediyorum.” (Noam Chomky’nin alıntısı, Marksizm, Anarşizm ve Alternatif Gelecekler, s. 780 Red and Black Revolution, sayı 2).

ÇEVİRİ: Anarşist Bakış
Kaynak:”A.2 What does anarchism stand for?”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: