BİREYCİ VE TOPLUMSAL ANARŞİSTLER ARASINDAKİ AYRIMLAR NELERDİR?

Her ne kadar bu iki kampta yer alan anarşistler diğer kampın önerilerinin bir çeşit devlet yaratılmasıyla sonuçlanacağını iddia etseler de, toplumsal ve bireyci anarşistler arasındaki farklılıklar çok büyük değildir. Her ikisi de devlet-karşıtı, otorite-karşıtı ve anti-kapitalist’dir. Temel farklılıkları iki yönlüdür.

Birincisi, hemen, şu anda yapılması gereken eylem yöntemleriyle ilgilidir (ve yani anarşinin ortaya çıkacağı tarzla ilgili) ilgilidir. Bireyciler, genellikle –yardımlaşma bankaları, birlikler, komünler gibi– eğitim ve alternatif kurumların oluşturulmasınıatercih ederler öncelik verirler. Grev ve diğer şiddet-dışı toplumsal protesto biçimlerini genellikle desteklerler (kira grevleri, vergilerin ödenmemesi vb.). Onlar, bu tip faaliyetlerin mevcut toplumu giderek hükümetsizliğe, böylece de anarşist bir topluma doğru geliştireceğini iddia ederler. Asıl olarak devrimci değil, evrimcidirler ve toplumsal anarşistlerin devrimci durumlar yaratmak için doğrudan eylem kullanma yöntemlerini onaylamazlar. Onlara göre devrim, kapitalist mülkiyete el koymayı, yani otoriter araçların kullanılmasını gerektirdiği için anarşist ilkelerle çelişir. Bunun yerine, (yardımlaşma bankaları ve kooperatifler çerçevesinde temellendirilen) yeni ve alternatif bir ekonomik sistemin araçlarıyla kullanılarak mülkiyet tarafından toplumdan çalınan zenginliğin topluma geri iade edilmesini servetin, mülkiyetin ortadan kaldırıldığı bir topluma ulaşmayı hedeflerler. Anarşizmin el koymayla değil, reform aracılığıyla meydana gelmesiyle sağlanan anarşizmle böylece genel “toplumsal tasfiye” [liquidation] kolaylaşacaktırca gerçekleştirilebilir.

Toplumsal anarşistlerin çoğu eğitimin ve (liberter birlikler gibi) alternatifler yaratılmasının gerekliliğini kabul ederler, ancak bunların kendi başlarına yeterli olmadığına inanırlar. Her ne kadar toplumsal mücadelelerle kapitalizmin içinde gerçekleştirilecek reformların liberter eğilimleri arttırmasının önemini gözardı etmeseler de, kapitalizmin parça parça reforme edilerek anarşizme dönüştürülebileceğini de düşünmemektedirler. Aynı zamanda otoriteyi (ister devlet olsun, isterse kapitalist) yıkmanın otoriterce olmadığından hareketle, devrimin anarşist ilkelerle çatışma içinde olduğunu da düşünmezler. Yani, toplumsal devrimle kapitalist sınıfın tasfiye edilmesi ve devletin yıkılması; büyük bir çoğunluğu yöneten ve sömürenlere karşı yürütüldüğü için doğası itibariyle otoriter değil, liberter bir harekettir. Kısacası, toplumsal bir devrimle kapitalist sistemi yıkmayı çabalarken sistemin içindeki liberter eğilimleri güçlendirmeye çalışan toplumsal anarşistler, genellikle evrimci ve devrimcilerdir. Ama bazı toplumsal anarşistlerin tamamen evrimci olmasından anlaşılacağı üzere, bu farklılık toplumsal anarşistleri bireycilerden ayıran en önemli farklılık değildir.

İkinci temel ayrım noktası ise önerilen anarşist ekonominin biçimiyle ilgilidir hakkındadır. Bireyciler, toplumsal anarşistlerin ihtiyaç-temelli sisteminin yerine, bölüşümün [dağıtımın] piyasa-temelinde yapıldığı bir sistemi tercih ederler. Her ikisi de mevcut kapitalist mülkiyet sisteminin ortadan kaldırılması gerektiği konusunda hemfikirdir ve kullanım hakları mülkiyet haklarının yerini almalıdır (yani rant, faiz ve kârın –ya da bireysel anarşistlerin bu kutsal olmayan üçlemeyi adlandırırken tercih ettikleri isimle “tefecilik”in [usury]– ortadan kaldırılması). AslındaÖz olarak, her iki akım da Proudhon’un klasik çalışması Mülkiyet Nedir?’in görüşlerini takip ederek, özgür toplumda kontrolün [possession, kontrol hakkı, zilyet] mülkiyetin yerini alması gerektiğini savunurlar (anarşistlerin mülkiyet hakkındaki görüşlerinin tartışması için Kısım B.03’e bakınız).

Ancak, bu kullanım-hakları anayapısı içinde anarşizmin iki okulu farklı sistemler önerirler. Toplumsal anarşistler genellikle komünal (ya da toplumsal) sahiplik ve kullanımı savunurlar. Bu kullandığınız şeylerin yaratılmasında kullanılanlar hariç, kullandığınız şeyler için kişisel sahipliliğin hala var olduğu, ancak üretim ve bölüşüm araçlarında toplumsal sahipliliğin olduğu bir sistemi ifade eder. Bu nedenle, “kolunuzdaki saat sizindir, ancak saat fabrikası insanlara aittir” Alexander Berkman, Anarşizmin ABC’si, s. 68). Berkman, “güncel fiili kullanımın yegane ünvan olacak sadece bir tanımlama olduğunu –sahiplilik değil ama kontrol için” diye devam eder. olduğunu, ve “Örneğin, kömür işçilerinin örgütü kömür ocaklarının başında olacaklardır; ancak sahibi olarak değil de işleten bir mümessil [agency] olarak … Topluluğun çıkarları doğrultusunda faydasına işbirliğiyle idare edilen kolektif sahiplik, kâr [güdüsüyle] yönetilen beslenen özel kişisel mülkiyetin yerini alacaktır” (Anarşizm Nedir?, s. 217, aynı yer (a.y.), s. 69).

Bu sistem işçilerin kendinden yönetimine [özyönetim, işçilerin kendi kendilerini yönetmesi] ve (çoğu toplumsal anarşiste göre) emeğin ürününün serbest paylaşımına ilkelerine (yani paranın olmadığı bir ekonomik sisteme) dayanır. Bunun sebebi, “her şeyin karşılıklı olarak birbirine bağlı olduğu, her üretim dalının geriye kalanlarla sıkı sıkıya kenetlendiği endüstrinin günümüzdeki durumunda, endüstrinin ürünleri için ayrı ayrı kökenler iddia etme girişiminin savunulamaz bir şey olmasıdır”. Bu veriliyken, “birikmesi için tümünün katkı yaptığı zenginlik içerisinde her birinin payını takdir etmek” imkansızdır; dahası, “emek aletlerinin ortaklaşa sahiplenilmesi beraberinde zorunlu olarak ortak emeğin meyvelerinden de ortaklaşa zevk alınmasını getirir” (Kropotkin, Ekmeğin Fethi, s. 45 ve s. 46). Bununla toplumsal anarşistler basitçe herkesçe üretilen toplumsal hasılanın [ürünün] herkes[in erişimine açık] olacağını ve üretken bir şekilde topluma katkıda bulunan her bireyin ihtiyacı olanı alabileceğini ifade ederler (Kısım I.02.2’de tartıştığımız üzere, bu ideale ne kadar çabuk ulaşabileceğimiz tartışmalı olan bir noktadır). Karşılıkçılar [mutualists] gibi bazı toplumsal anarşistler, bu tip bir liberter hürriyetçi (veya özgür) komünizm sisteminin karşısındadırlar, ancak genel olarak toplumsal anarşistlerin ezici çoğunluğunun paranın, dolayısıyla da alım-satımın kullanımının sona ermesini sabırsızlıkla beklemektedir ve böylece alım-satımın ortadan kalkması konusunda hemfikir olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, hepsi, anarşinin “kapitalistlikle ve mülkiyetle ilgili sömürünün her yerde sona ermesi”ni ve “ücret sisteminin” –{ister Proudhon gibi} “eşit ve adil bir değişim{le}” olsun isterse (Kropotkin gibi) özgür paylaşımla olsun– “lağvedilmesi”ni ifade ettiğini kabul eder (Proudhon, Genel Devrim Fikri, s. 281).

Bunun tersine, bireyci anarşistler (karşılıkçılara benzer şekilde) bu kullanım-hakları sisteminin işçilerin emeğinin ürününü de içermesini kabul etmezler. Bireyci anarşistler, toplumsal sahipliğin yerine, işçilerin kendi üretim araçlarına sahip olacağı, emeklerinin ürününü serbestçe diğer işçilerle değişebilecekleri, daha piyasa temelli bir sistem önerirler. Kapitalizmin aslındate serbest piyasa olmadığını iddia ederler. Aksine, kapitalistler, ekonomik ve toplumsal iktidarlarını güç oluşturmakyaratmak, ve sonra da onu korumak için (gerçek diğer bir deyişle emekçi sınıfı için piyasa disiplini, yönetici sınıf için ise devlet yardımı) korumak için, devlet aracılığıyla [adeta] piyasayı zincire vurmuştur. Devletin yarattığı bu İşte bu devlet tekellerini (para, toprak, dış ticaret tarifesi ve patent) tekelleri yaratmıştır, ve kapitalist mülkiyet ilişkilerinin devletçe uygulanması, ekonomik eşitsizlik ve sömürünün kaynağıdır. Hükümetin ortadan kaldırılmasıyla, gerçek serbest rekabetin oluşacağını, bunun da kapitalizm ile kapitalist sömürünün sona ermesine neden olacak, bunu güvence altına alacaktır unun gelmesini sağlayacağını savunurlar (bu argümanın mükemmel bir özeti için bakınız, Benjamin Tucker’ın Devlet Sosyalizmi ve Anarşizm).

Bireyci anarşistler (toprak hariç) üretim araçlarının bireysel emeğin ürünü olduğunu öne sürerek, bu nedenle insanların isterlerse kullandıkları üretim araçlarını satabilmeleri gerektiğini savunurlar. Ancak kapitalist anlamdaki mülkiyet haklarını redderek, onun yerine “ikamet [occupancy, işgal, kullanmak amacıyla ele geçirilmesi] ve kullanım” sistemini desteklerler. Eğer üretim araçları, örneğin toprak, kullanılmıyorsa yeniden ortak mülkiyete dönüştürülür ve diğerlerinin kullanımına sunulur. Karşılıkçılık denilen bu sistemin Onlara göre bu sistem –bunu karşılıkçılık olarak adlandırıırlar– üretimin işçilerce kontrolüne sağlayacak, ve kapitalist sömürü ile tefeciliği sona ermesine neden olacağını düşünürlerdirecektir. Bunun sebebi ise “ikamet ve kullanım” rejiminin, mantıksal ve pratik olarak, ücretli emeğe uygun hale getirilememesidir. Eğer bir işyerinin onu işletecek bir gruba ihtiyacı varsa, o halde onu kullanacak bir grup tarafından sahiplenilmelidir. Eğer bir birey ona sahip olduğunu iddia ederse ve gerçekte bir kişiden fazla kişi kullanıyorsa, o halde “ikamet ve kullanım” açıkça ihlal edilmektedir. Aynı şekilde, [işyerinin] sahibi işyerini kullanmak için başkalarını istihdam ederse, o halde patron işçilerin emeğinin ürününe el koyabilir, böylece de emeğin tüm ürünü alması düsturu ihlal edilir. Bu nedenle, bireyci anarşizmin ilkeleri anti-kapitalist sonuçlara işaret eder (bakınız Kısım G.03).

Bu ikinci ayrım en önemli olanıdır. Bireyci, bir topluluğa katılmaya zorlanmaktan ve böylece özgürlüğünden (diğerleriyle serbestçe değişim yapmakaybetmekten yoksun bırakılmaktan çekinir. Max Stirner bu durumu iyi saptamıştır; özgürlüğü dahil olmak üzere) “Komünizm, tüm kişisel mülkiyeti ortadan kaldırarak, genellik ya da kolektivite adı altında beni bir başkasına, yani genellik ya da kolektiviteye daha fazla bağımlı hale getirir… {bu ise} üzerimde serbest hareketimi sınırlayan egemen hakim bir gücün oluşması durumudur. Komünizm doğru bir şekilde bireysel mülk sahiplerden çektiğim baskıya karşı isyan eder; ama bundan daha korkunçu ise kolektivitenin ellerine verdiği kudrettir güçtür” (Biricik ve Kendisi, s. 257). Benzer şekilde Proudhon komünizmde komünün mülk sahibi haline geldiğini, bu nedenle kapitalizm ile komünizmin her ikisinin de mülkiyete ve otoriteye dayandığını söyleyerek, komünizm aleyhinde konuşur e karşı durur (Mülkiyet Nedir? adlı kitabının “Komünizmin ve mülkiyetin özellikleri ve mülkiyet” adlı kısmına bakınız). Bu nedenle, bireyci anarşistler, komünizmin bireyi toplum veya komüne tabi kıldığı noktasından hareketle, toplumsal sahipliğin bireysel özgürlükler için tehdit oluşturduğunu söyler. Yine toplumsallaşma, bireysel ahlâğı dikte etmesinin yanı sıra gözönüne alındığında, “toplum”un işçiye ne üretmesi ve emeğinin ürününden ne alması gerektiğini söylemesidiği nedeniyle noktada toplumsallaşmanın emeğin kontrolünü fiili olarak imkansız kılacağından çekinirler. Gerçekte, komünizmin (ve genelde toplumsal sahipliğin) patronların otoritesi ve sömürüsü yerine, “toplum” tarafından yapılanı koyması nedeni ile kapitalizme benzer olacağını söylerler.

Söylemek gereksiz, ancak toplumsal anarşistler bu görüşleri kabul etmezler. Stirner ve Proudhon’un yorumlarının tamamen doğru olduğunu, ancak bunların sadece otoriter komünizm hakkında [geçerli olduğunu söylerler]. Kropotkin’in söylediği gibi, “1848 ve öncesinde, [komünizm] kuramı, Proudhon’un bunun hürriyet özgürlük üstündeki etkileri hakkındaki güvensizliğini tamamen haklı çıkaracak şekilde ileri sürülmüştü. Eski Komünizm fikri, yaşlıların ya da bilim adamlarının katı kurallarla rahipleri yönlendirdiği ruhban komünlerinein ait bir düşüncesiydi. Eğer insanlık böyle bir komünizme doğru yönelseydi, hürriyet özgürlüğün ve bireysel enerjinin son kırıntıları da yok edilmiş olacaktı” (Kendiniz İçin Davranın, s. 98). Kropotkin daima komünist-anarşizmin 1870’lerde başlayan yeni bir gelişme olduğunu ve onu bilemeyecekleri için bu nedenle 1870’lerden kalma Proudhon ile Stirner’in tarafından yapılan uyarılarının ona karşı söylenmiş kabul edilemeyeceğini savundu.

Toplumsal anarşistler, bireyin topluma tabi olmasının aksine, komünal sahipliğin, her ne biçimde almış olursa olsun mülkiyet sahibinin gücünü ortadan kaldırarak, yaşamın tüm yönlerinde bireysel hürriyeti özgürlüğü korumak için gereken ana çerçeveyi oluşturacağını savunurlar. Bunun yanı sıra, komünist anarşistler, tüm bireysel “mülkiyet”in yokedilmesi görüşünün aksine, bireysel malların [possessions] sahipliğin ve bireysel alanın öneminin farkındadırlar. Bu nedenle Kropotkin komünizmin, “hep aynı evin içinde yaşamayı gerektiren …ve bu nedenle de hep aynı ‘erkek ve kız kardeşler’le birarada olmayı zorunlu kılan … bir aile modeline benzer şekilde içinde tüm toplumu yönetme arzusunun, … her bireye olabildiğince özgürlük ve ev hayatı sağlamayı garantilemeyi denemenin aksine, herkese bu şekildeki ‘büyük aile’yi dayatmasının en büyük hatası” olduğunu söyler (Küçük Topluluk Deneyimleri ve Neden Başarısız Oldular, s. 8-9). Anarşist-komünizminst hareketin amacı, yine Kropotkin’den alıntılarsak, “biçilen toplanmış veya imal edilen üretilmiş olan ürünün, kendi evinde nasıl arzularsa öyle tüketmesi serbestliğini tanıyacak şekilde herkesin kullanımına” sunmaktır olmasını sağlamaktır (Anarşizmin Sosyalist Düşüncenin Evrimindeki Yeri, s. 7). Bu, bireysel zevk ve arzuların, –toplumsal anarşistlerin işçilerin kendinden yönetiminin yılmaz destekçileri olduğu noktasında, hem üretimde, hem de tüketimde– böylece de yani bireyselliğin ifade edilmesini sağlayacaktır.

Bu nedenle, toplumsal anarşistlere göre, Bireyci Anarşistlerin komünizme karşı çıkmaları yalnızca devlet [komünizmine] veya otoriter komünizme karşı çıkma bağlamında geçerlidir olsa da ve komünist-anarşizmin temel doğasını ihmal eder. Komünist anarşistler bireyselliğin yerine topluluğu komünlükle koymazlar değiştirmezler, sadece komünü bireyselliği savunmakta topluluğu kullanırlar. Bireyci Anarşistlerin çekindiği [gibi] “toplum”un bireyi kontrol etmesinin aksine, toplumsal anarşizm bireyselliğin ve bireyselliğin ifade edilmesinin önemini vurgularlar:

“Anarşist Komünisler tüm zaferlerin en değerlisini –bireysel hürriyet özgürlük– savunurken, dahası onu genişletirerek ve siyasal hürriyetin özgürlüğün aksi takdirde aldatıcı olacağı olmazsa olmaz koşulu olan sağlam temeline –ekonomik hürriyet özgürlük– yerleştirirler; tanrıyı, evrensel tiranı, kral tanrısını ve meclis tanrısını reddetmiş olan bireylerden, kendisini bahsedilenlerden daha korkunç olan bir tanrıya –Toplulukm tanrısı– tabi kılmasını veya onun sunağında [altar] kendi bağımsızlığından, iradesinden, zevklerinden feragat etmesini değişerek vazgeçmesini ve daha önce çarmıha gerilmiş tanrısına eskiden yaptığı asketizm01 yakarmalarını tekrarlamasını istemez. Aksine, ona ‘birey özgür olmadıkça hiçbir toplum da özgür olamaz’ dernildi! …” (Op.Cit., s. 14-15).
Bunun yanı sıra, toplumsal anarşistler gönüllü kolektifleştirmenin gerekliliğinin daima farkındadırlar. Eğer insanlar kendi başlarına çalışmak isterlerse bu sorun olmaz (Kropotkin’in Ekmeğin Fethi, s. 61 ve Kendiniz İçin Davranın, s. 104-105’e bakabilirsiniz; ayrıca Malatesta’nın Errico Malatesta: Yaşamı ve Fikirleri, s.99 ve a.103’e de bakılabilir). Bu vurgu toplumsal anarşistlerin ilkeleriyle veya onların arzuladıkları toplumun komünist doğasıyla hiçbir şekilde çelişmez, çünkü bu gibi istisnaların her ikisinin de dayandığı “kullanım hakları” sisteminde yeri vardır (kapsamlı bir tartışma için bakınız Kısım I.06.2). Ek olarak, toplumsal anarşistler için birlik [association, dernek] ancak onu oluşturan insanların faydasına var olur; o, bunun anlamı [birliğin] insanların ortak ihtiyaçlarını karşılamak için işbirliği yapmasının yardımlaşmalarının bir aracıdır [olduğudur]. Bu nedenle tüm anarşistler, anarşist toplumun temeli olarak özgür serbest antlaşmalarının önemine dikkat çekerler. Yani, tüm anarşistler Bakunin’in şu sözlerine katılmaktadırlar:
“Kolektivizm ancak kölelere dayatılabilir ve bu türden bir kolektivizm ancak insanlığın yadsıması olur. Özgür toplumda, kolektivizm yukardan dayatmayla dikte edilerek değil, aşağıdan gelen kendiliğinden oluşmuş hareketlerceinolayları dayatması ile koşulların basıncıyla gerçekleşebilir” (Anarşizm Üstüne Bakunin, s. 200).
Eğer bireyciler kendi başlarına leri için çalışmayı ve malları diğerleriyle değiştirmeyi arzularlarsa, toplumsal anarşistlerin buna hiç bir itirazı olmaz. Dolayısıyla bizim yorumumuz, bu iki anarşizm biçiminin birbirini tamamen dışlamadığıdır. Bireyci Anarşistler –komünist taraftarı [communistic] birlikler dahil olmak üzerekomünal birlikleri de içeren bir yapı içinde– bireylerin varlıklarını kendi sahipliliklerini uygun gördükleri kendilerine uyan şekilde ortaklaşa toplamalarınıa izin verirken desteklerken, toplumsal anarşistler bireyin komün’e katılmama hakkının varlığını desteklerler. Ancak, eğer özgürlük serbestlik adı altında bir birey başkalarını sömürmek için mülkiyet hakları talebinde bulunursa, toplumsal anarşistler “hürriyet özgürlük” adı altında devletçiliği yeniden yaratma çabalarsının karşısında durmakta gecikmezler. Anarşistler yönetici olma “serbestliği özgürlüğü”nü kabullenmezler. Luigi Galleani’nin sözleriyle:
“Bazılarının anarşizmin rahat pelerini örtüsü altında tahakküm hükmetme fikrini hoş karşılama öne çıkarmaları eğilimi daha az karmaşık değildir … Ancak, tahakkümün Hükmetmenin habercileri, bunu kendi egoları adına bireyselliği pratik bireyselliklerinde aklamaktadırlar; ancak başkalarının diğerlerinin itaatkar, teslim olmuş veya uyuşuk boyun eğen, çekilmiş ve silik egoları üzerinde uygulamaya yeltenirler” (Anarşizmin Sonu Mu?, s. 40).
Dahası, Bunun da ötesinde toplumsal anarşistlere göre, üretim araçlarının satılabilmesi fikri anarşist toplumda özel mülkiyetin tekrar inşa edilebileceğini ima ederanlamına gelir. Serbest piyasada bazıları başarılı olur, bazıları ise başarısız. Proudhon’un söylediği gibi, rekabette zafer en güçlü olanındır. Eğer bir kimsenin pazarlık gücü bir diğerinden daha azsa, o takdirde herhangi bir “serbest [özgür] değişim” güçlü tarafın faydasına olacaktır. Bu nedenle, piyasa –kapitalist olmayanı dahi– refah ve güçteki eşitsizlikleri zamanla azaltma değil abartma eğilimi sergiler. Kapitalizmde, satacak yalnızca emek gücü olanlar sermayesi olanlardan daha zayıf konumda oldukları için, bu durum çok daha belirgindir, ancak bireyci anarşizm de etkilenecektir.

Böylece, toplumsal anarşistler, bireyci anarşist toplumun –iradesine rağmen– adil değişimlerden uzaklaşarak gerisin geriye kapitalizme evrileceğini söylerler. Eğer olası gözüktüğü üzere “başarısız” rekabetçiler işsizliğe itilirse, ve hayatta kalmak için “başarılı” olanlara emeklerini satmak zorunda kalabilirlerırlarsa. Bu, otoriter toplumsal ilişkilerin canlanması ve azınlığın “serbest sözleşmeler” yoluyla çoğunluk üstünde tahakkümünü yaratacaktırçoğunluğun azınlık tarafından “serbest sözleşmeler [anlaşmalar]” yoluyla tahakküm altına alınması sonuçlarını doğuracaktır. Bu tip sözleşmelerin (ve buna benzer diğer başkalarının) zorla uygulanması, tüm olasılıklar göz önüne alındığında, dahilinde “‘savunma’ başlığı altında devletin tüm işlevlerinin fonksiyonlarının yeniden kurulmasının tekrar vücuda getirilmesi için yolunu … açar” (Peter Kropotkin, Anarşizm, Kropotkin’in Devrimci Broşürleri, s. 297).
Liberalizm ve serbest piyasa fikirlerinden en çok etkilenen, etkili anarşistlerden birisi olan Benjamin Tucker da tüm soyut bireycilik okullarının karşılaştığı sorunlarla –özellikle de “hürriyet”in bir ifadesi olarak otoriter toplumsal ilişkilerin kabul edilmesiyle– yüz yüze geldi. Bunun nedeni ise mülkiyetin devlete olan benzerliğidir. Tucker’a göre devlet iki şeyle nitelendirilebilir: saldırganlık ve “verili bir alanda ve onun içerdiği herşeyle ilgili olarakdahilinde, kendine tabii olanların daha eksiksiz yetkin bir şekilde bastırılması ve [etkin olduğu alanın] sınırlarınının daha da genişletilmesi ikili amacıçları için otorite varsayımınin amirliğinin uygulanması” (Kitap Yerine, s. 22). Öte yandan, patron ve toprak sahibi de belli bir alanda (ilgili mülkiyet) ve onun içerdiği herşeyle ilgili olarakdahilinde (işçiler ve kiracı köylüler) otoriteye sahiptir. İlki diğerinin eylemlerini, aynen nasıl ki devletin yurttaşlarını ya da [kendine] tebasını kontrol etmesi gibitabi olanlarınkini yapıyorsa, kontrol eder. Diğer bir deyişle, bireysel mülkiyet aynı kaynaktan (belli bir alanda güce ve onu kullanma tekeline sahip olma) geldiğimeleri açısından, bireysel mülkiyet devletintarafında yarattığıılan toplumsal ilişkileri aynen yeniden üretir.

Toplumsal anarşistler, Bireyci Anarşistlerin kabul ettiği bireysel mülkiyeti kabul etmelerinin ve bireysel özgürlüğükler bireyci kavramalarının, aslındakökeninde otoriter/devletçi mizaçta olan toplumsal ilişkilerin yaratılmasıyla bireysel özgürlüğün inkar edilmesine yol açabileceğini söylerlerdoğaya sahip ve bu nedenle de bireysel özgürlüklerin reddedilmesi sonucunu doğuracak bir toplumsal ilişkiler yapısı oluşturacağını iddia ederler. Malatesta, “bireycilerin özgürlüğün soyut kavramına aşırı önem vererek, gerçek, somut elle tutulur özgürlüğün ancak dayanışma ve gönüllü işbirliğinin bir sonucu olduğunuacağını hesaba katmakta veya bu konu üzerinde durmakta anlamakta başarısız kaldıklarını ya da yetersiz olduklarını” (Anarşist Devrim, s. 16) söyler. Böylece, örneğin nasıl yurttaşlık yurttaşı devlete karşı konumlandırıyorsa, ücretli emek de emeği patronla aynı tip bir ilişki içinde konumlandırır; yani tahakküm ve tabi olma ilişkilersi. Kiracı köylü ve toprak sahibi arasında da aynı şey geçerlidir.

Bu tip bir toplumsal ilişki devletin diğer unsurlarını üretmekten öte bir şey yapamaz. Albert Meltzer’in dikkat çektiği gibi, bu ancak ve ancak devletçi yansımalara yol açabilir, çünkü “Benjamin Tucker’ın okulu –bireysellik nedeniyleadına– işverenlerin ‘özgürlüğü’nü garanti altına almak için grevlere müdahale edecek olan bir polis gücünün gerekliliğini kabul ettisavundu. Bireyciler denilen adı altında kabul edilen bu okulun tümü polis gücünün, dolayısıyla hükümetin, gerekliliğini ve böylece hükümeti, hem de anarşizmin ana tanımı hükümetin olmamasını sizliği kabul eder” (Anarşizm: Lehine ve Aleyhine Argümanlar, s. 8). İşte kısmen bu nedenledir ki, toplumsal anarşistler bireysel hürriyeti korumanınk için en iyi aracıç olarakn toplumsal mülkiyeti savunurlar.

Bireyci mülkiyetin kabul edildiğinde durumda, bu sorunun üstesinden ancak (Tucker’in ekonomik fikirlerinin kaynağı olan) Proudhon’un birden çok işçi gerektiren durumlarda, işyerini işletmek çalıştırmak için önerdiği kooperatifler kurulması ile gelinebilir. Bu, doğal olarak, toprak ile ilgili olarak toprak sahipleriniiği kurumunu ortadan kaldıracak, toprak için “ikamet işgal [kullanmak için ikamet etme anlamında] ve kullanma” haklarının desteklenmesini tamamlargerektirir. Ancak kaynağı kullananlar ona sahip olursa, bireysel mülkiyet (devletçilik/kapitalizm gibi) hiyerarşik bir otoriteye yol açmaz. Bu çözüm, Kısım G’de söylediğimiz gibi, Bireyci Anarşistlerce de kabul edilmiş gözüküyor. Örneğin Josep Labadie’yi oğluna yazdığı mektupta, ücretlie çalışmaktan emekten ve “diğerlerinin tahakkümünden” bir an önce uzaklaşması çağrısı yaparken buluyoruz (Carlotta Abderson’un alıntısı, Tamamen Amerikalı Bir Anarşist, s. 222). Yine Wm. Garry Kline’ın doğru olarak söylediği gibi, ABD’li Bireyci anarşistlerin “servet açısında dikkate değer farklılıkların olmadığıyan, büyük ölçüde serbest çalışan [kendi işine sahip] insanlardanın oluşan bir toplumunu düşünürler”arzuladığına değinir (Bireyci Anarşistler, s. 104). Bu serbest çalışan kendi işine sahip [olan] bireyler[den oluşan] toplum görüşüdür ki, onların fikirlerinin ülkülerinin gerçek anlamda anarşist olmasını temin eder.

Bunun da ötesinde, bireyci anarşistler “tefeciliğe” saldırırken, piyasalara girmeyenin önünde doğal engeller oluşturan teşkil eden ve bu nedenle tefeciliği bir başka biçimde yeniden oluşturan sermaye birikimi sorununu göz ardı ederler (bakınız Kısım C.04, “Piyasaya neden büyük şirketler egemen olur?”). Böylece Tucker ve diğer Bireyci Anarşistlerin taraftarlığını yaptığı bankalardaki “serbest piyasa” uygulaması, (bu biçimin kooperatiflerden daha yüksek getiri sağlayacağı gözönüne alınırsa) kooperatif yatırımın yerine kapitalistlerin doğrudan ekonomik çıkarlarını gözeten, az sayıda bankanın hakimiyetine yol açabilir hale geleceği bir sonuç ortaya çıkarabilir. Bu soruna tek yegane gerçek çözümü, Proudhon’un önerdiği gibi bankalarda topluluğmun sahipliğini ve yönetimini sağlamak olacaktır.

Kapitalist ekonomideki bu gelişmeleri fark etmeleri, bilindiği için toplumsal anarşistlerin, üretimin özgürce ilişkilenen [freely associated] ve kooperatif [ortaklaşmacı] olan emek tarafından komünalleştirilmesi [communalising] –ve böylece merkezsizleşmesi– lehine bireyci anarşizmi reddetmesine yol açar. toplumsallaşmış, merkezi mekanizmalardan arındırılmış, serbest ve kooperatif emekçe üretimin yapıldığı bir sistem lehine bireyci anarşistlerin görüşlerini kabul etmezler (Bireyci anarşistlerin fikirleri hakkındaki tartışma için bakınız Kısım G – “Bireyci anarşizm kapitalist midir?”).

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: