ANARŞİZM VE İNSAN DOĞASI SORUNU

THOMAS MARTİN(01)

AB’nin Notu: Çevirenin yaptığı açıklamalar, eklemeler köşeli parantezle, […], gösterilmiştir.

Yeni yüzyılın bu ilk yıllarında, bir felsefe ve devam eden bir praksis olarak anarşizm birtakım endişe verici düzenlemelerle karşı karşıya kaldı. Bunların en önemlisi, Sol’daki çoğu diğer ideoloji ile birlikte bizim de kuramımızı hatalı bir insan doğası kavramına dayandırmış olduğumuza ilişkin giderek artan kanıtlardır. Yıllar boyunca toplumsal dirimbilim [sosyo-biyoloji](02), evrimci ruhbilim [psikoloji](03), bilişsel bilim(04) ve hepsinden önce de korkutucu anahtar kelime olan “genetiksel olarak belirlenmiş”(05) kelimelerine güvenmemeyi öğrendik. Ancak, bu bilimlerin insan doğası konusunda muhtemelen doğru oldukları gerçeğini daha fazla görmezlikten gelemeyiz. İnsan doğası vardır; dirimsel [biyolojik] kökenlere sahiptir; özgür iradenin bayağı bir keyfini sürmesine karşın insan doğasının en temel dürtüleri ve duyguları gerçekte “genetiksel olarak belirlenmiş”tir. Sol, bu etmenlerin kalıtıma dayanan ayrımcılığı meşrulaştırabileceği ve/veya kökten bir toplumsal reform yapma olanağına engel olabileceği nedeniyle uzun süre bu gerçeklere karşı çıktı ve onları inkâr etti. Bu korkuların yersiz olduklarını göstermeyi umuyorum.

“Genetiksel olarak belirlenmiş” kavramı evrimci kuramın iyiden iyiye yerleşmiş bir kavramıdır; evrimci kurama karşı çıkarken Sol’un karşı karşıya geldiği ilk engel budur. Evrim bir gerçektir: bizler, öteki primatlarla(06) oldukça yakından, geriye kalan memelilerle ise birazcık daha uzaktan ilişkili olan hayvanlarız. Onlarla birçok fiziksel ve duygusal özelliği paylaşıyoruz; onların içgüdüleriyle hareket ederken bizim böyle davranmadığımızı farz etmek saçma olur. Evrimin nasıl işlediğini tam olarak bilmiyoruz (aslında, genlerin merkezî rolü gibi Darwinciliğin en temel varsayımlarının bile bazı ciddi alternatifleri bulunmaktadır); ancak işlemektedir. Radikallerin ve anarşistlerin pek azı buna karşı çıkacaktır. Ancak, bu “verili” şeyden kaçınılmaz olarak belli bazı sonuçlar çıkacaktır; bunları reddecek olursak kendimizi oldukça nahoş bir beraberliğe sokmuş oluruz. İncilci aşırı tutucular, bizlerin hayvanlardan ayrı bir yaratım olduğumuzda, bilincimizin “Tanrı”ya karşı sorumlu olan bir “ruh” tarafından idare edildiğinde ısrar ederler. Aramızda bu fikri kabullenmek isteyenler var mı? Öte yandan, günümüz yeni-Darwinciliğinin(07) ileri sürdüğü insan doğası görüşünü eleştiriye tabi tutmaksızın kabul edecek olursak çok daha nahoş bir mıntıkaya yelken açmış oluruz. Dillere düşmüş olan Çan Eğrisi(08) bu argümanlar üzerine dayandırılmıştı –keza yeni-Nazizm ve açıkça ırkçı olan diğer hareketler de.

Bu makale, kısmen, MIT’den Steven Pinker’in yakın tarihli çok satan kitabı Boş Levha(09): İnsan Doğasının Modern İnkârı’na (2000) [The Blank Slate: The Modern Denial of Human Nature] bir yanıt niteliğindedir. Pinker nadir bulunan, sevecen bir muhafazakârdır (sevecen ve muhafazakâr gibi çelişkili anlamlar yüklü bir ifadeyle tanımlamamıza karşın böylesi yaratıklar bulunmaktadır). Ne ırkçı ne de cinsiyetçidir; insanların eşitliğine ve özgürlüğe samimiyetle inanıyor gözükmektedir, ancak bu amaçları elde etmek için kapitalizmi veya otoriterliği terk etmemiz gerektiğini düşünmez. Kitabın büyük kısmı, “boş levha” hipotezi adını verdiği devam eden projesini ve bu projenin kaynaklarını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Kökenleri Godwin ile Proudhon’da yatan klasik anarşizm, Fransız Devrimi döneminin gürültü patırtısı içinde ve –dolaylı olarak– çeşitli renkleriyle sosyalizmde, daima insan doğasının neredeyse sonsuz biçimde şekillendirilebilir olduğunu varsaymıştır. Sol’daki filozofların çoğunun paylaştığı bir fikirdi bu; Boas, Durkheim, Mead, Kroeber, Jung, Reich ve Goodman gibi sol-eğilimli insanbilimcilerin [antropolog], toplumbilimcilerin [sosyolog] ve ruhbilimcilerin [psikolog] katkılarıyla bilimsel bir saygınlık kazanmıştı. Pinker, en azından modern biçimiyle bu varsayımın izlerini Locke ile Mill’e kadar götürür (aslında fikir klasik Yunan’a kadar geri gitmektedir). Bu, akademideki hâkim insan doğası görüşü olmayı hâlâ sürdürmektedir ve anarşistlerce sorgulanmaksızın kabul edilir. Ne yazık ki (gerçekten de “ne yazık ki”) yanlıştır.

Boş levha hipotezi şöyledir: diğer hayvanların aksine insanlar, kendimizi içgüdü ile dirimbilimin zincirlerinden neredeyse bütünüyle kurtaracak biçimde gelişme göstermiştir. Davranışlarımızın olsa olsa çok az bir kısmı genetiksel olarak belirlenmiştir. Bizler esasen dirimsel bir olgu olmayan kültürün ürünleriyiz, dolayısıyla son derece çeşitli bir değişim yeteneğine sahibiz. Irklar diye adlandırılan etnik gruplar arasındaki ve hatta bireyler arasındaki bütün farklılıklar genetik kalıtımın değil, yetiştirilme şeklimizin ve yaşam deneyimizin birer sonucudur. Sonuç olarak, “toplumsal mühendislik” mümkündür: kültürü ustaca yöneterek daha iyi bir dünya yaratabiliriz. Bu sonuç, geçtiğimiz yüzyılda, Stalinizmin dehşetlerinden liberal sosyal refah devletine kadar çeşitlilik gösteren çok sayıda deneye destek sağladı; çeşitli anarşist topluluklardan bahsetmeye gerek dahi yok. Bu nedenle, “boş levha” genel olarak liberalizmle ve radikalizmle –birkaçını sayacak olursak sivil haklar, kadınların kurtuluşu, çevrecilik, küreselleşme karşıtlığı ve eşcinsellik çalışmaları(10) ile– ilişkilendirildi. Ancak, son yirmi otuz yıldan beridir, başta bilişsel bilim, genetik bilimi ve beyin araştırmaları olmak üzere, bilimler insan zihninin esnek ve yaratıcı olmakla birlikte boş bir levha olmaktan da çok uzak olduğunu ortaya koydular. Günlük davranışlarımızın çoğu olmasa da epeyce bir kısmı aslında “genetiksel olarak belirlenmiş”tir. (Bu terim, Sol’daki çoğu akademisyen için afaroz haline gelmiştir.)

Kanıtlar, Sol’dan saldırılarla karşı karşıya kalacak çok sayıda yeni çalışma alanının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bunlardan en kötü üne sahip olanı, bilimler konusunda hiçbir arka planı olmayan radikallerce dahi bilineni “toplumsal dirimbilim”dir. Radikaller neden toplumsal dirimbilime karşı çıkıyorlar? Çünkü, onu ırkçı ve cinsiyetçi ideolojiler için olası bir payanda olarak görüyorlar. Tabii ki olabilir, ancak bu fazlasıyla dar ve yüzeysel bir yorumdur. Fikir asıl olarak Harvard’lı bir böcekbilimci [entomolojist] olan Edward O. Wilson bir yapıtından gelir. Wilson, bu çalışmasında, karıncalarla insanların toplumsal davranışları arasında benzerlikler bularak, hayvan davranışlarını evrimci baskıların bir sonucu olarak gören kapsamlı bir kuram geliştirmişti. Toplumsal Dirimbilim [Sociobiology] (1975; Toplumsal Dirimbilim: Yeni Bir Bireşim [Sentez] [Sociobiology: The New Synthesis] çalışmasında güncellenmiş ve genişletilmiştir) adlı çalışmasında, bizler dahil olmak üzere bütün hayvanlardaki toplumsal davranışların esasen biyolojimizden temellendiğini, bunun da evrim tarafından şekillendirildiğini savundu. Wilson, yetiştirilme tarzının ve çevrenin insan doğası üzerinden hiçbir etkisi olmadığını iddia etmez. Yine de Wilson ile takipçilerine saldırılar sürmektedir –yalnızca yazılar yoluyla değil, birkaç defa fiziksel olarak bile. Bu fikirleri siyasal merkeze yaklaştırmaya çalışan John Tooby ile Leda Cosmides, bunları toplumsal cinsiyetçi farklılıklara odaklanma eğilimi gösteren “evrimci ruhbilim” olarak yeniden düzenlediler. Wilson’un en önde gelen düşmanı Stephen Jay Gould’un kısa bir süre önce ölmesine karşın tartışma hâlâ sürmektedir. Toplumsal dirimbilimin politik açıdan sorunu, Charles Murray, Francis Fukuyama ve Richard Dawkins gibi gürültücü birçok gerici akademisyen için bir platform haline gelen yeni-Darwincilik ile olan ilintisidir. Sağ’ın toplumsal dirimbilimin bulgularını seçerek kullanmak suçunu işlediğine şüphe yok; ancak verdikleri cevaplarda aynı şeyi Sol da yapmaktadır. Peter Singer, Darwinci Sol: Politika, Evrim ve İşbirliği [A Darwinian Left: Politics, Evolution and Cooperation] (1999) adlı çalışmasında, Sol bir perspektifle işe başlayarak bir orta yol bulmaya çalıştı. Pinker ise Boş Levha’da aynı şeyi yaptı, ancak işe Sağ’dan başlayarak. Muhtemelen nesnel bir orta yolun aslında olmamasından ötürü her ikisi de tam anlamıyla başarılı olamadı(11).

Toplumsal dirimbilim, toplumun veya kültürün, insan davranışlarının tamamının, bunları uygulayan insan organizmasıyla bir şekilde bağlantısız olduğu fikrine meydan okur. (Anarşist romancı Ursula Leguin’in babası) Alfred Kroeber zamanında şöyle demişti: “Kalıtımın tarihte herhangi bir rol üstlenmesine izin verilemez.” (Degler, 1991, s. 84) Ben de meslekten tarihçiyim ve Kroeber’e hayran olmama karşın ifadesinin ahmaklığı beni hayrete düşüyor. Neredeyse Wilson’un kitabı basılır basılmaz, onu ırkçılığın yanı sıra ırk ıslahı bilimi(12) ve Toplumsal Darwincilik(13) gibi nahoş doktrinlerle ilişkilendiren Gould, Waddington ve diğer eleştirmenler bir daha telafi edilemeyecek şekilde suyu bulandırmaya başladılar. Bu adil değildi ve tartışmayı verimsiz bir mecraya kaydırdı. Richard Dawkins, Thomas Sowell ve Çan Eğrisi’nin yazarları gibi Wilson’un bazı destekçilerinin, kendi gündemlerine destek sağlamak amacıyla Wilson’un fikirlerinin aşırı şekillerini seçerek öne çıkarmalarıyla birlikte durum daha da kötüleşti. Nihai sonuç, eğitimli genel halkın kutuplaştırılması (çoğu aslında dahil oldukları bilimi büyük ölçüde anlamamaktadır) ve bir anlamda akademik çekişmenin (bütün akademik çekişmeler gibi entelektüel olmaktan çok siyasal olan bir çekişmenin) kurbanları haline getirilmesi oldu. Bizler Batı’da Stalin’in Sovyetler Birliği’nde Lysenko’nun(14) kaçık kuramlarına bu kadar zaman ve kaynak harcanmış olmasına genellikle gülüp geçiyoruz, ancak bizim durumumuz o kadar da farklı mı?

Toplumsal dirimbilim ve akrabaları, bilimsel destek açısından yeni-Darwinciliğe, popüler medyada “bencil gen” eğretilemesi [metaforu] ile temsil edilen gerçekler ve fikirler dizisine dayanır. İsmin çağrıştırdığı üzere, bu, hâlâ gelişme aşamasında olan hâkim görüşün, evrimci kuramın en son uyarlamasından başka bir şey değildir. Yeni-Darwincilik, Kropotkin’in evrimde işbirliğinin rekabetten genellikle daha güçlü bir yönlendirici kuvvet olduğu iddiasını açıkça reddeder. Yalnızca bu bile anarşistlerin yeni-Darwinciliğin güdülerini sorgulaması için yeterlidir. Toplumsal dirimbilim projesinin hatalı (veya en iyi deyişle eksik) bir dirimbilim anlayışına dayanıyor olması gerçeği onun iddialarını mutlaka geçersiz kılmaz, ancak bize bu iddialardan çıkarsanan sonuçlara daha dikkatli yaklaşmamız gerektiğini gösterir.

Sağduyu sahibi hiç kimse Darwin’in temel görüşlerinin sağlam olduğundan şüphe duymaz. Evrim gerçekten vardır; bu bir kuram değildir. Ancak, sürecin ayrıntıları hakkında çekişme hâlâ devam etmektedir. Yeni-Darwinciler mantıksal, indirgemeci ve özdekçi [materyalist] bir görüş açısıyla işe başlarlar. Yaklaşımları bazen “bireşimsel [sentetik] kuram” olarak da adlandırılır, çünkü Darwin’in ilkeleri ile Darwin’in hakkında hiçbir şey bilmediği bir bilim olan, Mendel tarafından kurulan genetik bilimini birleştirir. Tek olası ayıklanma doğal ayıklanmadır ve bunun mekanizması da genetiktir. Bu konuda aşırı tutucudurlar. “Mekanizma” kelimesi bilerek kullanılır.

Esasen yeni-Darwincilik, on yedinci yüzyıl Bilimsel Devrimi’nde ortaya çıkan dünya görüşünün geç dönemine ait bir dalı olan Kartezyencidir(15). Nesnel olarak görülemeyen, dokunulamayan, ölçülemeyen, hesaplanamayan hiçbir şey gerçek değildir. Evren ve evrendeki her şey, bazı basit kimya ve fizik kanunlarına uyması anlamında “mekanik”tir. Yeterince zamana ve bilgiye sahip olmak koşuluyla, duygusal, sezgisel, tinsel [ruhanî] (yani bilimsel olmayan) açıklamalara başvurmaksızın düşünerek her şeyi çözebilir, anlayabiliriz. Dahası bu yöntem indirgemecidir: Darwin (ancak ondan çok takipçileri) ayrı ayrı bütün parçaları inceden inceye inceleyip ardından da bunları biraraya getirerek dünyayı –gerçekte olduğu haliyle değil de, dağınık ve mantıkdışı karmaşıklıkları içinde, bilim insanı için anlam ifade eden bir model biçiminde– anlayabileceğimize inanıyorlardı. Yirmi birinci yüzyılın başında, yeni-Darwinciler, atomaltı fiziği, kaos kuramı, genel sistem kuramı(16) ve benzerlerinin etkilerinden hâlâ rahatsız edilmemiş durumdadır. Temel hatalarını tasvir etmenin en basit yolu, bütüncül [holisatically, ayrı ayrı parçaların toplamının bütünle özdeş olmadığını, sistemin bir bütün olarak ele alınması gerektiğini] düşünmemeleridir.

Yeni-Darwinciliğin başlıca sözcüsü olan Richard Dawkins, insan olmakla ne kastettiğini açıklaması istendiğinde sürekli soğuk ve –kelimenin olumsuz anlamında– “bilimsel”dir. Basitçe şunu kastetmektedir: bizler birer robotuz, yegâne amacı (bilinçsiz bir şekilde) kendinin bir benzerini yapmak olan genlerce inşa edilen ve programlanan birer makineyiz. Bu görüşe göre, genler de birer makinedir, dolayısıyla yaşayan doğanın tamamı da bir makinedir. Bu aşırı Kartezyencilik eski paradigma düşüncesinin tam kalbinde yatar ve vadesini çoktan doldurmuş olan bu görüşü mezarına göndermek Batı sonrası bilimin birincil hedefi olmalıdır. Ancak, bizzat Dawkins’in sıklıkla işaret ettiği üzere, yalnızca benim bir şeyi doğru olarak kabul edemiyor veya etmiyor olmam, onun doğru olmadığı anlamına gelmez. Yalnızca nahoş olmasından ötürü yeni-Darwinciliği bir kenara itemeyiz. Ancak, uygulamaya geçirildiği kullanımları sorgulayabiliriz.
Bütün diğer bilimsel ispatlar ikna edici olması bile, şu olacaktır: şu son on yirmi kuşak içinde, duygularımız, reflekslerimiz ve duyularımız, kendimiz için yapmış olduğumuz dünyadan çok farklı bir dünyada yavaş bir değişim göstermiştir. Gerek ruhbilimsel gerekse fiziksel huzursuzluklarımızın çoğunun kaynağının bu uyumsuzluk olduğuna şüphe yok. Yağlar ve tatlılar bize çok leziz gelir, çünkü Afrika savanalarında yüz binlerce yıl süren yaşam mücadelemizde hayatta kalmak için onlara ihtiyacımız vardı. Bugünse, yerleşik ve aşırı teknolojikleşmiş kültürümüzde bunlar bizi obez ve şeker hastası yapıyor. Yırtıcı hayvanlardan korunmak amacıyla “ya savaş ya da kaç” tepkisini geliştirdik; şimdi ise trafiğe takılıp kaldığımızda veya işte azarlandığımızda bu tepki yeniden ortaya çıkıyor, bunları içimize atmamız ülsere ve endişeye yol açıyor. Eğer levhalarımız gerçekten boş olsaydı, her kuşakta ortama uygun yanıtlarla ve reflekslerle onu yeniden doldurabilirdik, herkes şimdi olduğundan çok daha mutlu olurdu. Eğer kökü çok derinlerde yatan bu evrimsel içgüdülere sahip olmasaydık, Batı sonrası paradigmanın ayrılmaz bir parçası olan çevrebilimsel ruhbilim [eko-psikoloji](17) tamamen gereksiz olurdu.

Genlerin kendilerini mümkün olduğunca çok sayıda kopyalamak “istedikleri”ne şüphe yoktur. Bu, onların bunu diğerlerinin, benzer olmayan genlerin yok olması pahasına yapmak “istedikleri” anlamına gelmez. Bu varsayımın kökeni Darwin’in hatalarından birine kadar uzanır: canlı varlıklar kıt kaynaklar için daima birbirleriyle rekabet etmek zorundadırlar. İşte tam burada büyük anarşist bilim insanı Kropotkin sahneye çıkar. Çevrebilim, evrim ve anarşizm arasında bir bağlantı kurmak, hiç abartısız bir dehanın işiydi. Bence bu Kropotkin’i, Aquinas, Calvin, Marks ve Einstein ile birlikte yaşadığımız son birkaç bin yılın en büyük düşünürlerinden birisi yapar. Bütün anarşistlerin bildiği üzere (ancak başka pek kimse bilmez bunu) Kropotkin, Darwin’in temel bulgularını kabul etmiş, ancak evrimin merkezî mekanizmasının işbirliği değil de rekabet olduğu şeklindeki Darwinci kabule karşı çıkmıştı. Karşılıklı Yardımlaşma’da(18) [Mutual Aid] bunun çerçevesini çizmişti; bu düşünce, Kropotkin’in görecek kadar yaşamadığı genel sistem kuramı, çevrebilimi ve diğer disiplinlerin destekleyici verileri sayesinde bir sonraki yüzyılda daha da geliştirilecekti. Graham Purchase ile Murray Bookchin, farklı yollardan Kropotkin’in kuramlarını günümüze taşımışlardır.

“Boş levha”nın zayıflamasına yardımcı olan bir diğer yeni alan ise genellikle “bilişsel bilim” olarak adlandırılan alandır. Bu isim arzulanılanın biraz gerisinde kalmaktadır. Bir anlamda her şey “bilişsel”dir, dolayısıyla terim faydalı olamayacak ölçüde aşırı muğlaktır. Yine bilim kelimesi de lekelenmiş bir kelimedir. Bunu belirtmekle yetinelim ve ilerlemeye devam edelim.

Bilişsel bilimin felsefi kökenlerinin geçmişi o kadar eski değildir: Maurice Merleau-Ponty ile John Dewey’in çalışmalarına kadar uzanır. Merleau-Ponty esasen Kojéve ile Husserl’den etkilenmişti. Hiç şüphe yok ki Dewey, Amerikan yaşamının en iyi tanınan eğitimcilerden ve felsefecilerden birisidir. Deneyimin içsel ve dışsal dünyaları arasındaki geleneksel sınıra meydan okuyan, basit ancak aynı zamanda derinliği olan bilgi kuramı [epistemolojisi], bilişsel bilimin felsefi temelini meydana getirir.

Basit bir şekilde ifade edecek olursak, bilişsel bilim, sahip olduğumuz gerçekliği, yani bilincinde olduğumuz dünyanın yanı sıra onun kapsamlı bilinçsiz temellerini de oluşturma şeklimizin sensorimotor(19) deneyimimizin bir ürünü olduğunu öne sürer. Beden çevresiyle, yapısınca kesinkes sınırlanmış belli bazı biçimlerde etkileşime girer: iki elimiz, iki ayağımız vardır, gözlerimiz başımızın önündedir, bedenimizin ön ve arka yüzeyi yan yüzeylerinden daha geniştir, vb. Işık ve sesin ancak kısıtlı frekanslarını görebilir ve duyabiliriz. Burnumuzla karşılaştırıldığında gözlerimiz çok daha duyarlıdır (köpeklerin dünyayı görmektenkokladıklarını hepimiz kabul ederiz). Bedenimiz, doğduğumuz andan itibaren aşağı yukarı tahmin edilebilir sonuçlar üreten belli bazı şeyleri yapar. “Dışarıdaki” dünya ile olan bu fiziksel etkileşimimiz yaşam boyu sürecek olan sinirsel bağlantı ağlarını meydana getirir. Soyut fikirleri ve dilimizi, yani kültürümüzü ortaya çıkaran şey, eter içinde yüzen “bedensiz” bir “zihin” değil yine bu bağlantılardır. Her etkileşimin bir eşi daha yoktur, ancak yine de genel kalıplar içerisinde ifade edilebilirler. Bir şeyi ittiğimde, çok ağır değilse veya yere sabitlenmemişse hareket etmesini bekleyebilirim. Bu genel gerçekten hareketle “itme”nin, geniş bir zaman ve mekân aralığı için geçerli olacak bir tanımını yapabilirim. Bu süreçlerin tamamı da aşağı yukarı bilinçsizdir. Ancak bilinçli zihin çok sınırlıdır; zihin, belli bir anda, çok küçük bir zaman/mekân alanı dahilindeki çok az sayıda şey üzerine odaklanabilir. Bu nedenle, zihnin, bu kalıpları, “gerçek” dünyadan kaynaklanan ancak ondan kopuk olan eğretilemeli mantık kuralları içerisinde aşırı yalınlaştırması gerekir. Bilişsel bilim, bu eğretileme becerisi olmaksızın öğrenemeyeceğimizi ve hatta bir işi yapamayacağımızı savunur –her olay veya deneyim yeni bir şey olacak, ona tepki gösterirken her şeye sıfırdan başlamamız gerekecektir.

Bilişsel bilim alanının bugünlerdeki liderleri Kaliforniya Üniversitesi’nden (Berkeley) George Lakoff ile Oregon Üniversitesi’nden Mark Johnson’dur. Kısa kitapları Yaşadığımız Eğretilemeler (1980)(20) [Metaphors We Live By] konuya yönelik en iyi giriş kitabıdır. Biraz fazla uzun olan Yaşayan Felsefe: Bedenleşmiş Zihin ve Batı Düşüncesine Meydan Okuyuşu (1999) [Philosophy in the Flesh: The Embodied Mind and its Challange to Western Thought] adlı çalışmaları ise elde ettikleri bulguları düşünülebilecek her disipline doğru genişletir. Dewey ve Merleau-Ponty gibi, artık geç dönem Batı bilimince ispatlanmış olduğu söylenebilecek bir varsayımla işe başlarlar: zihin ile beden arasında bir ikilik [dikotomi, bölünme] yoktur. Kendi sözleriyle bilişsel bilimin üç merkezî bulgusu şunlardır:

Zihin özü itibariyle bedenleşmiştir.
Düşünce çoğunlukla bilinçsizdir.
Soyut kavramlar büyük ölçüde eğretilemelidir.
(Lakoff ve Johnson, 1999, s. 3)

Yozlaştırıcı bilim insanları, felsefeciler ve ruhbilimcilerin çoğunu dışarda tutarsak, “zihin” ve “bilinçsiz” gibi belli bazı terimlerin anlamları tartışma konusu olmasına karşın, günümüzde herkes birinci ve ikinci noktaları kabul edecektir. Ancak üçüncüsüne gelince, bu üçüncüsünü kabul etmeyeceklerdir. Üçüncü nokta, dilin doğası ve dilin sahip olduğumuz gerçekleri üretme yolları hakkında bir ifadedir.

Batı felsefesinin en fazla ödüllendirilen uğraşısı her zaman Mantık olmuştur: mantık, sahip olduğumuz farz edilen dünyayı inceleme; gördüklerimizi birtakım basit kurallara göre düzenleme ve çözümleme; “dışarıda” olanın zihinlerimizde eksiksiz bir temsilini ortaya çıkarma yeteneğimizi ifade eder. Bilişsel bilim geleneksel “mantık”tan kolayca kurtulur ve Batı felsefesinin temellerini büsbütün zayıflatır. Kökenleri Socrat öncesi felsefecilere(21) kadar uzanan, Aristo, Aquinas, Dekart ve başka birçokları tarafından pekiştirilen Batılı görüşe göre “mantık”, fiziksel benliğimizden oldukça bağımsız biçimde var olan düşüncenin abidesidir, düşünmeye yönelik bir kurallar dizisidir. Zihnimizden geçer, ancak zihnimize ait bir şey değildir: bu, dünyanın yalnızca bizim onu algıladığımız haliyle var olduğunu veya onu algılamak için orada bulunmamış olsaydık şu anda olacağı şey olduğunu söylemenin başka bir yoludur. Boş levha kuramının altında bu görüş yatar. Aksine, bilişsel kuram ise, mantığın bizim sinirsel, iskeletsel ve adelesel yapılarımızın bir yan ürünü olduğunu söyler: bedenlerimiz belli bir biçimde çalıştığı için biz de belli bir biçimde düşünürüz. Bu dolayısıyla evrimin bir ürünüdür, bütün insan oğulları ve kızlarınca (ve muhtemelen diğer bazı hayvanlarca) paylaşılması anlamında “evrensel”dir yalnızca. Uslamlamanın [mantıksal düşünmenin] neredeyse tamama yakın bir kısmı bilinçaltı düzeyde gerçekleşir; yüzeye çıkan kısım ise belirli bir durumda derhal eyleme geçmek için ihtiyacımız olan kısımdır. Bilinçli olmamasından ötürü tanımsal olarak eğretilemelidir: ancak uyanık bir bilinç somut ve açık terimlerle düşünebilir (bu da ancak belli bir noktaya kadar mümkündür). Son olarak, bilişsel bilim, Aydınlanma’nın yüzyıllardır acısını çektiğimiz büyük bir hatasını düzeltir: mantık, “dışarıdaki” evrensel kurallar dizisini izleyen bedensiz bir şey değildir, tersine yaptığımız herşey gibi duygular ve sezgiler tarafından idare edilir. Lakoff ile Johnson’un ılımlı biçimde işaret ettikleri üzere, ortaya koydukları kuramlar, beraberinde bilime, ruhbilime, toplumbilime ve tarihe de epeyce bir tali zarar vererek Batı felsefesinin bütün yapısını yerle bir eder. Bu kötü bir şey değildir. Tabii ki, uzun süredir bildiğimiz anlamdaki anarşizmi de yerle bir eder, ancak bu da kötü bir şey değildir: ideolojimizi daha sağlam bir temele oturtmamız için bize bir fırsat sunar.

Oturup konu hakkında birazcık düşünmenin göstereceği üzere, Batı felsefesince tanımlandığı haliyle mantık bir imkânsızlıktır. Mantık, kendini “gerçek dünya”dan tamamen yalıtan bir kap içerisine yerleştirilmiş bir tür bilgisayar veya hesap makinesi olarak resmedilir. Doğanın kanunlarından tamamen özgür ve özerk görülür (hatta yerçekimi ile zamanın kanunlarına bile tabi değildir). İçinde yaşadığı beyin dokusu yığınından büsbütün koparılmıştır, yine de bir şekilde kozasının dışındaki dünyayı anlayabilir ve onun üzerinde belli ölçüde denetim kurabilir. Biçimsel Aristocu mantıkla bir nebze aşinalığı olanlar neden bahsettiğimi daha kolay anlayacaktır. Sınırlı alanlarda oldukça faydalı olmasına rağmen bu düşünce sistemi, muazzam geniş olan Mantık fikrini damıtarak düşünmeye yönelik küçük küçük kurallardan oluşan bir kümeye indirger. Biçimsel mantık, içinde gri alanlara hiçbir biçimde yer olmayan bir mutlaklar dünyasıdır –bu, son moda matematikselleşmiş torunları açısından çok daha geçerlidir. A ya B’dir ya da B değildir; ikisinin arasında başka bir olasılıklık yoktur. Gerçek dünyanın böyle işlemediğini hepimiz biliyoruz. Daha da kötüsü, mantık asla duygulardan ve sezilerden etkilenmez: Eğer bütün A’lar B ise, bütün B’ler de C ise, o halde hoşunuza gitsin gitmesin bütün A’lar C’dir. “Bulanık mantık”(22) olarak bilinen yeni bir disiplin, mantık kavramını bilişsel bilimin bulgularına uyarlamaya yeni yeni başlamıştır, ancak daha yolun başındadır.

Buraya kadar bahsettiklerimizden anarşizmin sallantılı temelinin (Batı felsefesinin diğer çoğu ürünüyle paylaştığı bir sorundur bu) temel nedeninin ikilikler oluşturma [dichotomization, ikili karşıtlıklar oluşturma] olduğu açık hale gelmiş olmalı. Bu sorunun üstesinden gelmek için her şeyden önce “boş levha” saplantımıza katkıda bulunan bazı yanlış ikilikleri reddetmemiz gerekiyor. Bunlardan en temeli, en azından Eflatun [Plato] ile Aristo’ya kadar geri giden bir ikilik olan “doğa” ve “yetiştirilme” arasındaki ikiliktir. Bu ikilik, modern terimlerle ilk defa John Locke tarafından tasvir edilmiş ve ardından da ruhbilimcilerle ruhbilime ilgi duyan felsefeciler tarafından bir saçmalık mertebesine erişecek ölçüde geliştirilmiştir. Bir kavram olarak bizzat ikiliğin kendisi, doğa/yetiştirilme ikilisinin neden çürük olduğunun model niteliğinde bir örneğidir. Bütün beşeri kültürlerde bir şekilde ikilik görüşü bulunur ve bunun nedeni açıktır: insan bedeni iki yönlüdür. İki gözümüz, iki elimiz, iki ayağımız, ön ve arka taraflarımız, sağ ve sol yanlarımız vardır. Gece ile gündüz gibi doğada da bazı temel ikilikler vardır. Yine, beynin sağ ve sol yarımküreleri de biraz farklı işlevler üstlenirler. Bu nedenle, ister gerçekte var olsunlar ister olmasınlar, çevremizdeki dünyaya başka ikiliklerin yansıtılması gayet doğaldır. Genelde ise, ne doğa ne de insan zihni iki parçalıdır. Genel sistem ve kaos kuramlarının eşlik ettiği modern fizik bilimi artık dünyanın afallatıcı ölçüde karmaşık bir etkilişimler ağı olduğunu ifade ediyor. Burada her öge tam anlamıyla bütün diğer ögelerle bağlantılıdır. İşte, bilişsel bilim ve evrimci dirimbilimin anarşistlerin bu içinden çıkılması oldukça zor güçlükten sıyrılmaları için sunduğu yol da tam buradadır: bedenlerimizin ve beyinlerimizin örgütlenme biçiminden ötürü dünyayı belirli bir biçimde (iki parçalı, somutlaşmış, mantıksal) görürüz; bu görüşün hayatta kalmaya yönelik açık faydaları vardır, aksi takdirde bunu konuşmak üzere burada olamazdık. Ancak, bu modeli bir bütün olarak dünyaya, uygulanabilir olmadığı devasa bir gerçeklik alanına yansıtıyoruz. Bu notis öğrenim, davranışlarımızın bir parçasıdır ve (en azından fiziksel doğamızın belirlediği sınırlar dahilinde) bu evrimin yönünü saptama özgürlüğüne sahibiz. Belki evrim gerçekten de senin genlerin karşısında benimkilerin hayatta kalmasını tercih etmem için beni önceden hazırlamaktadır, ancak ben bunun aksini de seçebilirim. Sahip olduğum ikili bakışım [simetri], beni toplumu Sol ve Sağ olarak ikili hale getirmeye yatkınlaştırmış olabilir, ancak ben bunun aksini de seçebilir, genetiksel olarak belirlenmiş olmak yerine öne çıkabilirim, böylece de öğrenmeye ve değişime yatkın olabilirim. Gregory Bateson’un(23) dediği gibi, evrim

Dolayısıyla yüzyılı aşkın bir süreden beridir ideolojik abidemizi hareketli kumullar üzerine inşa ettik. Ancak haberler büsbütün kötü değil. Tahmin edileceği üzere, sağdaki eleştirmenler yeni bulguları kendi gündemlerini destekleyen şeyler olarak yorumlarlar. “Genetiksel olarak belirlenmiş” modelinin geçmişte uygulamaya konulduğu kabaca ırkçı ve cinsiyetçi olan kullanımlardan bahsetmiyorum. Muhafazakâr hâkim görüş daha kurnaz olmayı öğrendi. Steven Pinker bu bulgular hakkındaki “boş levha” korkularını şöyle özetliyor:

Eğer insanlar doğuştan farklıysa, baskı ve ayrımcılık meşru olacaktır.
Eğer insanlar doğuştan ahlaksızsa, beşeri koşulları iyileştirmeye yönelik umutlar boşunadır.
Eğer insanlar dirimbilimin ürünleriyse, özgür irade bir efsane olur ve insanları artık eylemlerinden sorumlu tutamayız.
Eğer insanlar dirimbilimin ürünleriyse, yaşamın artık daha yüce bir anlamı ve amacı olmayacaktır.
(Pinker, Boş Levha, s. 139)

Bu nedenle, Pinker’e göre, “Sol”daki bilim insanları, bütün aksi yöndeki kanıtlara rağmen evrimci dirimbilimin ve genetik biliminin keşiflerini inkâr ederler. Anarşist perspektiften bakarak, her iki tarafın da konuyu hatalı ifade ettikleri cevabını verebiliriz. Bir de şunu deneyelim:

insanların doğuştan farklı olmaları veya olmamaları, baskı ve ayrımcılığı meşrulaştırmaz; bunların, doğuştan gelen farklılıkların otomatik birer sonucu olmaları gerekmez. Farklı yalnızca farklı demektir, “daha aşağı” veya “daha üstün” anlamına gelmez. En aşırı genetiksel olarak belirlenmişlik taraftarı bir toplumsal dirimbilimci bile, farklılıkla nasıl başa çıkacağımız konusunda özgür seçimler yapabilecek ölçüde zihinsel bir yoğrulabilirliğe sahip olduğumuzu kabul edecektir.

“ahlaklı” ve “ahlaksız” nitelemeleri, zamana, mekâna ve kültüre bağlı olan öznel değer yargılarıdır; doğru ve yanlış anlayışımızın köken itibariyle dirimsel olup olmamasından bağımsız olarak, “beşeri koşulları iyileştirmeye” yetecek ölçüde yoğurulabilirizdir.

bir diğer yanlış ikilik de “özgür irade” ile ”belirlemecilik” [determinizm, gerekircilik] arasındadır. Davranışlarımız kısmen (hatta büyük ölçüde) dirimsel olarak belirlenmiş olsa bile, hiç kimse bunun % 100 belirlenmiş olduğunu söylememektedir; dirimsel buyruğa direnmeyi seçebiliriz ve tabii ki insanlar eylemlerinden sorumlu tutulabilirler. Tek sorun, “sorumlu tutmanın” cezalandırma veya misilleme olarak ne anlama geldiğidir.

İnsanların biyolojinin mi yoksa kültürünün mü ürünleri olduklarının, yaşamın “daha yüce bir anlamı ve amacı” olup olmadığıyla bir ilgisi yoktur. “Daha yüce” kelimesinin öznelliği bir yana bırakılsa bile, yaşamın bizim ona verdiğimiz bir amacı ve anlamı vardır.

Yukarıda anlatılanların bazılarının toplumsal etkilerine gelin biraz daha yakından bakalım –özellikle de anarşizmle ilgili oldukları düşünülürse.

Çocukluğun ilk dönemleriyle ilgili yapılan son araştırmalar, aslında aklıselimin de bize olması gerektiğini söylediği gibi, “genetiksel olarak belirlenmiş”lik kuramını destekler gözüküyor. Temel kişiliği kalıtım oluşturur: saldırgan veya utangaç olma, zeki olma veya fazla parlak olmama gibi. Bu temel eğilimlerin nasıl ifade edileceğini belirleyen başlıca etmen akran grubu içindeki toplumsallaşmadır: saldırganlık futbol oynarken mi, yoksa çete şiddeti içinde veya tecavüzde mi ortaya çıkarılacaktır? IQ tam ölçüde gelişecek midir, yoksa heba mı edilecektir? Aynı cinse çekim duyma (gelişmelerinin belli bir aşamasında çocukların neredeyse tamamı bunu belli bir ölçüde yaşar) bastırılacak mıdır, yoksa şans eseri teşvik edilip eşcinselliğe doğru mu gelişecektir? Ebeveynlerin rolü çoğumuzun düşündüğünden çok daha azdır: beslenme ve barınma imkânı sağlarlar (belki de sağlamazlar); becerilere ve bilgiye erişim imkânı sağlarlar, akran grubunun seçilmesinde kısmî bir rolleri vardır; çocuğun kendini ne ölçüde “güvende” hissedeceği büyük ölçüde onlara bağlıdır. Ancak, genleri haricinde, çocuğun temel kişiliğine veya zekâsına pek katkıları olduğu söylenemez. (Pinker, Boş Levha, böl. 19, özellikle s. 392)

İnsan doğası esas itibariyle barışçıl mıdır, yoksa şiddete mi eğilimlidir? Saldırgan olmamız genetiksel olarak belirlenmiş bir özellik midir? Bu anarşistler için hayatî bir sorudur, çünkü bizler insan etkinliği üzerindeki suni kısıtlamaların kaldırılacağı bir dünya için uğraşıyoruz. Hükümet ve polis olmadığında, (öğrencilerimden birinin kısa bir süre önce yazdığı gibi) “hepimiz vahşileşip birbirimizi boğazlayacak” mıyız? Anarşist felsefecilerin tamamı bu konuyu ele almıştır. Neredeyse hepsi de insan doğasına ilişkin boş levha açıklamasını kabul etmiştir: şiddet ve saldırganlık öğretilmiştir, doğuştan gelmezler. Eğer toplumumuzu saldırganlığın ödüllendirilmediği bir şekilde planlayıp düzenlersek, şiddet ve saldırganlık olmayacaktır. Peter Kropotkin’in Ekmeğin Fethi(24) [Conquest of Bread] kitabı böyle bir toplumun ana hatlarını çizer; Devlet bir “şiddet aygıtı”dır. Darwin bile “varoluş mücadelesi”nin mutlaka şiddet dolu olması gerekmediğini öne sürmüştü; “Kuşlar aracılığıyla yayılmasından ötürü ökseotunun varlığı bu hayvanlara bağlıdır; bir eğretileme olarak, ökseotunun, tohumlarını yiyip yutmaları için kuşları cezbederek diğer ağaçlar yerine kuşların kendi tohumlarını yaymalarını sağlamak amacıyla diğer meyve veren ağaçlarla mücadele ettiği söylenebilir.” (Darwin, Türlerin Kökeni(25) [Origin of Species], s. 63). (Kime sorduğunuza bağlı olarak anarşist olarak değerlendirilebilecek) Georges Sorel, Şiddet Üzerine Düşünceler(26) [Reflections on Violence] adlı kitabında, şiddetin yalnızca şiddet kurumlarını yıkmak amacıyla kullanılabileceği sonucuna varıyordu. (Sorel, Düşünceler, s. 195) Şiddetin başlıca politika aracı olduğu, okullarda ve medyada bir ülkü olarak kutsandığı, bilim insanlarınca ayrıntılı biçimde incelendiği tahakkümcü, ataerkil, hiyerarşik bir toplumda yaşadığımız ortaya çıkıyor. Bu nedenle, ilk önce şiddeti “görürüz”; bilincimizde merkezi bir yer işgal eder; alternatifler nadiren tartışılır, hatta akla bile getirilmez. (Darwincilerin doğada “işbirliği”nden çok “rekabeti” görmelerinin sebebi de tabii ki budur.) Gerçekten de genetiksel olarak belirlenmiş biçimde şiddete eğilimli olabiliriz ve bilimin bunu kanıtlamış olduğunu kabul etmemiz de gerekebilir. Ancak, bilimimizin baskı kurumlarının yararına işlemesi nedeniyle henüz keşfedilmemiş olan pek çok diğer davranış ve tavıra da genetiksel olarak belirlenmiş biçimde eğilimli olabiliriz. Şiddetin genlerimizde olmasından ötürü “şiddet dolu varlıklar” olduğumuz iddiasını kabul etmemiz gerekmez.

Bereket versin ki bu noktada Pinker’in argümanı oldukça zayıftır. Kitabının şiddet üzerine olan bölümünde, görünürde doğuştan olan şiddet dolu davranışlara ilişkin çok sayıda örnek verir, ancak bunların tamamı ya kültürümüze ya da Batı uygarlığının tehditi altındaki yerli kültürlere ait örneklerdir. Saldırgan Batı ile karşılaşmadan önce yerli ve ana-merkezli [matricentric] halkların çoğunun barışçıl bir doğaya sahip oldukları ilk kâşiflerin ve insanbilimcilerin yazılarında gayet iyi ortaya konmuştur. Yine de, en son çalışmalar, şiddet ve saldırganlık eğiliminin biyolojik kalıtımımızın bir parçası olduğunu akla getirmektedir. Aklıselime uygundur bu: bütün dürtülerin en temel olanı kendini koruma dürtüsüdür (çoğalma yoluyla kendini koruma da buna dahildir) ve klasik “ya ben ya sen” durumu ile karşılaştığımızda hepimizin “ben”i seçeceği açıktır. Ancak bu bir aşırı basitleştirmedir ve aşırı basitleştirme Sağ’ın en eski numaralarından biridir. Başka türlere karşı saldırgan olunması (beslenmek amacıyla avlanmak ve öldürmek gibi) otomatik olarak kendi türüne karşı saldırgan olunacağını ifade etmez ve bazı durumlardaki şiddet zorunlu olarak “şiddet dolu bir doğa” anlamına gelmez. Aslında, “doğal bir şey olarak şiddet” fikri, Kropotkin’in evrimde rekabetten çok işbirliğinin aslî olduğunu göstermesiyle birlikte oldukça zayıflamıştır. Ancak, Kropotkin doğada rekabetin var olduğunu asla reddetmemiş ve bunun “doğal” olmayan bir şey olduğunu asla öne sürmemiştir. Belli bir derecedeki saldırganlığa ve şiddete genetiksel olarak bağlı olduğumuz gayet açık gibi gözüküyor. Ancak biyoloji alınyazısı değildir. Anarşistler, “şiddet doğuştan mıdır?” sorusuna değil, “şiddet nasıl yönetiliyor” sorusuna odaklanmalıdır. Pinker’in ima ettiğinin aksine bizler şiddetin tamamen öğretilmiş bir davranış olduğunu savunmuyoruz. Bizim savunduğumuz şey, şiddet içeren içgüdülerimizi nasıl ifade edeceğimizin öğretilen bir davranış olduğudur.

Bir kavram olarak “ırk”ın şu andaki konumunu incelemek için ayrı bir makale yazmak gerekecektir, ancak bunu da kısaca ele almaya çalışalım. Nazi dönemi, ırkçılığı ve onun yol arkadaşlarını (örneğin ırk ıslahı bilimini) kabul edilemez kıldı, bilim geçtiğimiz yarım yüzyıl boyunca ırkın ayrımcılığın mantıksal bir temeli olmadığını göstermek için çabalayıp durdu. 1990’lardan itibaren ise, evrimci genetik bilimi (geleneksel tanımıyla) “ırk”ın kendisinin mevcut dahi olmadığını kanıtlamaya başladı. Deri rengi, epikantusvari(27) göz kıvrımları ve benzeri özellikler oldukça yüzeysel şeydirler; insan olmanın hiçbir biçimde aslî bir parçası olmayan, oldukça yeni sayılabilecek, çevreye uyum göstermenin birer sonucudurlar. Dünyadaki bütün insanlar birbirleriyle çok yakından ilişkilidirler; Afrikalılar, Avrupalılar, Amerikan yerlileri ve diğerleri arasındaki soysal [genealogical, genbilimsel] örtüşme o kadar fazladır ki aralarına sınırlar koymak anlamsızdır. DNA işaretleyicileri hakkındaki çalışmalar bazı şaşırtıcı sonuçlar ortaya koymuştur: Norveçlilerle Danimarkalılar o kadar birbirlerine yakın değildir; Polanyalılar, komşuları olan Çeklerle karşılaştırıldığında çoğu Pakistanlı kabilelerle daha yakındır; baskın İrlandalı Y kromozomu(28), diğer Avrupalı Y haplogruplara(29) göre yerli Amerikalılarla çok daha fazla ortaklığa sahiptir. Gerek Sefarad Yahudileri olsun gerekse Aşkenazi Yahudileri olsun bugünkü Yahudilerin en yakın akrabaları Yunanlılardır. Bu bulgular yalnızca (annenizin annesinin annesinin … annesinden aktarılan) mitokondriyel(30) DNA’yla veya (babanızın banasının babasının … babasından aktarılan) Y kromozomuyla ilgilidir; dolayısıyla, hepimizin aile ağacımızın öteki dallarında bulabileceğimiz çok sayıda karışımı hesaba dahi katmaz. Bunları söylemişken, tarihsel ve toplumsal bir kategori olarak ırkın hiç şüphesiz ki var olduğunu ekleyelim, ancak bunun bizim buradaki amacımızla bir ilgisi yoktur.

Ancak, eğer davranışlarımızın çoğunun genetik bir kökeni varsa, eğer insan gruplarının genetik kalıtımında farklılıklar olduğu gösterilebilirse, o halde bilimsel destekli ırksal şablonculuk gerçek bir olasılıktır. Pinker’in şablonlara ilişkin argümanı özetle şöyledir:

“Gerçek”in basit bir kavram olmayıp, zihinlerimizle dünya arasındaki etkileşim demek olduğunu, zihinlerimizle dünyanın bağımsız varlıklar olmadığı olgusunun durumu daha da karmaşıklaştırdığını unutmadığımız sürece kategoriler ve şablonlar aslında gerçek olabilirler. Burada, (örneğin) ırk ve toplumsal cinsiyet şablonlarının bir biçimde “gerçek” mi, yoksa aksine toplumsal olarak inşa edilmiş mi olduğu önemli değildir. Önemli olan, bireyleri bir kategorinin üyesi olmaları temelinde yargılamanın veya derecelendirmenin, bu kategorileri kendi öznel standartlarımıza dayanan bir çeşit değerler hiyerarşisine göre yargılamanın veya derecelendirmenin, ahlakî ve hatta mantıksal olmadığıdır. Örneğin, bir grup olarak Afrikalı Amerikalıların, beyazlarla veya Asyalı Amerikalılarla karşılaştırıldığında, IQ testlerinde daha düşük puan aldıkları gerçekten de doğru olabilir (bu testlerin ne ölçüde geçerli olduğunu şimdilik bir kenara bırakalım). Hatta kalıtımın IQ’da büyük bir rol oynadığı da muhtemelen doğrudur –gerçi genetik çeşitlilik ırklar arasından çok ırkların kendi içinde daha fazlayken, bunun ırkla o kadar ilgili olup olmadığı da sorgulanmaya açıktır. Ancak, IQ testleri sonuçları nedeniyle Afrikalı Amerikalılara karşı ayrımcılık yapılmasının doğru olduğu, bütün Afrikalı Amerikalıların beyazların veya Asyalıların bütününden daha az zeki oldukları sonucu hiçbir şekilde çıkarılamaz. Bütün kelimesi yerine bazı kelimesini bile koyamayız, çünkü zekilik kesinkes bireysel bir özellik olarak gözükmektedir.

Pinker haklıdır, ancak yeterince ileri gitmez. Bu çözümleme (nasıl tanımlanırsa tanımlansın) ırkın hâlâ insan farklılıklarında birincil etken olduğu vurgusunu yapar. Dikkate almayı ihmal ettiği şey, kültürümüzde, iktidar ve ayrıcalık hiyerşisinin birçok kategoriyi belirlediği, bu kategorilerle şablonları ayrımcılığı meşru kılacak biçimde derecelendirdiği olgusudur. Ayrıcalıklı Avrupalılar tarafından birkaç yüzyıl önce tanımlanan haliyle ırk, uzunca süre başka ölçütlere dayanan ayrımcılıkların üzerini örtmek amacıyla kullanılmıştır: toplumsal cinsiyet, toplumsal konum ve diğer hiyerarşik düşünceler. Biz anarşistlerin yapması gereken yalnızca kategorilerin kendilerini değil bu hiyerarşiyi zayıflatmaktır.

Sol’da yer alan felsefecilerle bilim insanların pek çoğu, zaman zaman oldukça saçma ve utanç verici gerekçelerle, bilişsel bilimin ve evrimci dirimbilimin bulgularını mahkum ettiler. Örneğin, radikal feminizm bazen bütün erkek/kadın farklılıklarının toplumsal olarak kurgulandığını savunacak kadar ileri gider. Ancak, daha ılımlı feministler bile kimi zaman bilimsel kanıtları göz ardı ederler. Sayılamayacak kadar çok sayıda araştırma beyin gelişimi, hormon dengeleri, algıda ve benzeri konulardaki farklılıkları ortaya koymuştur –bunların çoğu rahimdeyken başlar. Bu araştırmaları yapanlar arasında çok sayıda kadın da vardır. Asıl nokta şudur: oğlan çocuklarının oyuncak silahlardan, kız çocuklarının oyuncak bebeklerden hoşlanması yalnızca bir kültür meselesi değildir. Birçok radikal feministin erkek/kadın farklarını vurgulayıp olumlu gözle bakmayı seçmesine karşın, genel halk “feminizm”i radikal ucuyla özdeşleştirme eğilimindedir. Evet doğru, radikal feminizm boş levhaya yaslanması sebebiyle birtakım aptalca hatalar yaptı. Ancak, Christina Hoff Summers ve Camille Paglia gibi anti-feministler de eş derecede aptalca hatalar yaptılar, çünkü beyinleri hâkim ataerkil paradigmayla yıkanmıştı. Her iki taraf da genellikle konuyu ıska geçiyorlar: erkeklerle kadınlar arasındaki farkların doğuştan mı, yoksa kültürel mi olduğu aslında önemli değildir. Önemli olan bizim bu farklara saygı göstermemiz (veya gerektiğinde yapısökümüne uğratmamız), tahakkümün veya ayrımcılığın bahanesi olarak bunları kullanmayı reddetmemizdir. Hakkını verelim, Pinker bu basit gerçeği kavramıştır.

Kısa bir dergi yazısı bu konuyu çözüme kavuşturmayacaktır. Ancak, anarşistlerin bilimsel kanıtlara başka bir gözle bakmalarının gerekli olduğunu gösterdiğimi umut ediyorum. Boas’ı, Kroeber’i veya anarşist düşünce akımına katkıda bulunmuş olan diğer pek çok bilim insanını ve felsefeciyi terk etmemiz gerekmiyor. Ancak gerektiğinde eleştirel olmalıyız ve modern bilimi kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde komuta eden sağ-kanat ideologların elinden kurtarmalıyız. Kökleri Bacon’a, Galileo’ya kadar giden modern bilimden öğrendiğimiz tek bir iyi şey varsa, o da şudur: kanıtlarınızı, önyargılı görüşünüze uygun olacak şekilde seçip kullanamazsınız. Ancak, kanıtları nasıl yorumlayacağınızı seçebilirsiniz.

Pinker ütopyaya asla ulaşamayacağımızı söylerken hiç şüphesiz ki haklıdır ve sıraladığı sebepler oldukça geçerlidir. Ancak, tek seçeneğin otoriter bir hükümet yönetimi altındaki bir serbest piyasa ekonomisi olduğu şeklindeki sonucunu kabul etmemiz gerekmez. Öne sürdüğü bütün noktalar anarşizmle ve özgür bir toplumla uzlaştırılabilir. Gelin üzerlerinden geçerek ilerleyelim:

“Bütün insan toplumlarında aile bağlarının önceliği, sonuçta da akraba kayırmacılığın ve mirasın cazip olması.” İhsan edilecek bir güç yoksa akraba kayırmacılığın, miras bırakılacak bir şey yoksa mirasın cazibesi olabilir mi? Bütün bir insan ırkını ailemiz olarak görmekten bizi alıkoyan nedir?

“İnsan gruplarında komünal paylaşımın kısıtlı ufku, daha yaygın olan karşılıklılık ethosu [bir toplumun ortak değeri, tipik özelliği], bunların sonucunda toplumsal aylakçılık olgusunun ortaya çıkması ve karşılıklılık uygulamaya geçirilemediğinde kamusal mallara yapılan katkıların çökmesi.” Kropotkin, bu sorunun cevabını Ekmeğin Fethi kitabının on ikinci bölümünde vermişti: içinde yaşadığımız grubun baskısı ve doğuştan gelen grup tarafından kabul edilme gereksinimi, komünal paylaşımın icra edilmesi için yeterlidir. Karşılıklılık genetiksel olarak belirlenmiş olabilir, ancak nasıl uygulamaya geçireceğimiz böyle belirlenmemiştir.

“(Barışçıl olduğu varsayılan avcı-toplayıcılar dahil olmak üzere) tahakküm ve şiddetin insan toplumları genelindeki evrenselliği, bunun temelinde genetik ve sinirsel mekanizmaların varlığının yatması.” Tahakkümün evrensel olmayıp ataerkil düzenin bir yan ürünü olduğuna ilişkin çok kuvvetli kanıtlara sahibiz. Şiddete gelince, evet hayatta kalmak için yediğimiz bitkilere ve hayvanlara karşı şiddet kullanmamız genetiksel olarak belirlenmiş olabilir; ancak, birbirimize karşı şiddete yalnızca ortada elle tutulur bir getiri olduğunda veya bir tehditle karşılaştığımızda başvururuz. Getiriyi veya tehditi uzaklaştırdığınızda gerçekten de barışçılızdır. Pinker, yerli halkların çoğunun, bizimki gibi saldırgan ve baskın kültürlerle iletişime geçmeden önce şiddetsiz halklar oldukları gerçeğini dikkate almamaktadır.

“Toplumlar arasında etnik-merkezciliğin(31) ve diğer ‘bir gruba karşı başka bir grup’ biçimindeki düşmanlıkların evrenselliği; kendi toplumumuz içindeki insanlar arasında bile bu türden düşmanlıkların kolayca uyandırılabilir olması.” Burada, çoğu sağcı gibi Pinker de insan toplumu ile suni olarak yaratılmış devleti birbirine karıştırır. Evet, doğamız itibariyle kabileciyiz, ancak devletçi değiliz. Şiddet ve düşmanlık, kabile zihniyetini suni bir devletin hizmetine sokmaya çalıştığımız zaman ortaya çıkmıştır. Etnik-merkezcilik değil, devlet siyaseti tehlikelidir.

“Zekânın, vicdanlılığın ve toplum karşıtı [anti-sosyal] eğilimlerin kalıtım yoluyla kısmen aktarılabilmesi; bu, son derece adil olan iktisadî bir sistemde bile belli ölçüde bir eşitsizliğin ortaya çıkacağını ve bu nedenle eşitlikle özgürlük arasındaki içsel bir ödünleşimle [takasla] yüz yüze kalacağımızı ima eder.” Bu konu dışı bir şeydir. Eşit haklara sahip olduğumuzu kabul etmek için her yönden tamamen eşit olmamız gerekmez. Eşitsizlik, bazı özellikleri “üstün” olarak tanımlayıp, bunlara sahip olanları bir tür otorite ile ödüllendirdiğimiz zaman ortaya çıkar. Eşitlik ile özgürlük arasında tabii ki bir ödünleşim vardır: “insan toplumu”nun tanımı böyledir ve hiçbir anarşist bunu inkâr etmemektedir. Bizim inkâr ettiğimiz şey, bizim adımıza ödünleşimin koşullarını belirleyecek bir “otorite”ye ihtiyacımız olduğudur.

“Savunma mekanizmalarının, kişinin kendi çıkarına hizmet eden yanlılıkların yaygınlığı ve bilişsel uyumsuzluk(32) azalması; bu sayede insanlar özerklikleri, bilgelikleri ve bütünsellikleri konusunda kendi kendilerini aldatırlar.” Yine konu dışı bir şey. Tabii ki sürekli olarak kendi kendimizi aldatırız; sorun, adil ve eşitlikçi bir toplumun aksine tahakkümcü ve hiyerarşik olan toplumumuzun bu tür özellikleri cesaretlendirmesidir. Kişinin kendi çıkarına hizmet eden veya kendi kendini aldatıcı nitelikteki davranışlarını ödüllendirmemiz gerektiği o kadar da genetiksel olarak belirlenmiş bir şey değildir.

“Akraba ve arkadaşların tercih edilmesi, tabu zihniyetine yatkınlık dahil olmak üzere beşeri ahlak algısındaki yanlılıklar; ahlağı, yerleşmiş geleneklere vb. şeylere uygun davranmayla, mevkiyle, temizlikle ve güzellikle karıştırma eğilimi.”

Hepimiz akrabayız ve eğer bunu kafalarımıza yerleştirirsek arkadaş da olabiliriz. Ahlak konusuna gelince: bu öğretilen bir davranıştır. Neyin “ahlaklı” olduğu konusunda bir görüş birliğine varamamız, ahlağın genetiksel olarak belirlenmiş olmadığının bir kanıtıdır. Pek çoğumuz yerleşmiş gelenek vb. şeylere uygun davranmanın ve mevkinin ahlaksızca olduğuna, temizlik eksikliğinin hiyerarşinin bir yan ürünü olduğuna ve güzelliğin algılayanın gözünde olduğuna inanırız.

Bahsedilen Çalışmalar:
Bookchin, Murray, Özgürlüğün Ekolojisi: Hiyerarşinin Doğuşu ve Çözülmesi, Palo Alto: Cheshire Books, 1982.
Darwin, Charles, Doğal Ayıklanma Yoluyla Türlerin Kökeni; veya Yaşam Mücadelesinde Tercih Olunan Irkların Korunması, Londra: John Murray, 1859.
Degler, Carl, İnsan Doğasını Ararken: Darwinciliğin Amerikan Toplumsal Düşüncesinde Yükselişi ve Gerileyişi, New York: Oxford University Press, 1991.
Kropotkin, Peter, Karşılıklı Yardımlaşma, Evrimin Bir Etkeni, New York, McClure, Philips & Co., 1902.
Lakoff, George ve Mark Johnson, Yaşayan Felsefe: Bedenleşmiş Zihin ve Batı Düşüncesine Meydan Okuyuşu, New York, Basic Books, 1999.
Pinker, Steven, Boş Levha: İnsan Doğasının Modern İnkârı, New York, Viking, 2002.
Singer, Peter, Darwinci Sol, Londra: Weidenfeld and Nicolson, 1999.
Sorel, Georges, Şiddet Üzerine Düşünceler, çev. T.E. Hulme, Londra: Allen & Unwin, 1915.

Çeviri: Anarşist Bakış

——————————————————————————–
DİPNOTLAR
[01] Thomas Martin, Dayton’da Sinclair Community College’da (Ohio) tarih ve çevre etiği dersleri vermektedir.
[02] (AB’nin notu) sociobiology (toplumsal dirimbilim, sosyo-biyoloji): Toplumsal davranışların dirimbilimsel temellerini araştıran bilim dalı. Bu kurama göre fiziksel özelliklerin yanı sıra toplumsal davranışlar ve içgüdüler de ebeveynlerden yavrulara aktarılabilir; ebeveynlerinin faydalı fiziksel özelliklerini alan bireylerin yaşama şansı daha yüksek olduğu gibi, ebeveynlerinden faydalı içgüdüleri ve toplumsal davranış kalıplarını alan bireylerin de yaşama şansı artar (İTÜ Sözlük).
[03] (AB’nin notu) evolutionary psychology (evrimci ruhbilim): Evrimci ruhbilim iki ayrı bilimsel devrimin sentezidir: Evrimci dirimbilim [biyoloji] ve bilişsel ruhbilim. İlk devrim, genler hakkındaki bilgilerin artmasının ardından, evrimci dirimbilimde 1960 ve 1970’lerde meydana geldi. Evrimci dirimbilimin kaynağını C. Darwin’in Türlerin Kökeni (1859) adlı çalışması oluşturur. Darwin evrimi “doğal ayıklanma” ile açıklar. Doğal ayıklanma, genler üzerinde ve onların yararına işlemiştir. Evrimin iki yasası, yani hayatta kalma ve kendini çoğaltma, canlıların davranışlarını belirler ve işte bu evrimci dirimbilimi oluşturur. İkincisi ise 1950-60’lardaki “bilişsel devrim”dir. Bilişsel ruhbilim, düşünce ve duygu mekanizmasını veri ve bilgi-işlem kavramlarıyla açıklar: İnsan davranışları zihinsel süreçlerin sonucudur ve zihin bir bilgisayar gibi çalışır. Söz konusu sentez ise 1990 başlarında insanbilimci [antropolog] John Tooby ile ruhbilimci Leda Cosmides tarafından “evrimci ruhbilim” adı altında gerçekleştirilir: Zihni beyin yapar. Zihni oluşturan ruhbilimsel mekanizmalar, evrim sürecinde doğal seçilim yoluyla, atalarımızın avcı-toplayıcı yaşam tarzına uyum sağlamak üzere biçimlenmiş işlevsel programlardır. Bu anlamda insan doğası evrenseldir. Mevcut kültürel çeşitlilik bu önerme ile çelişmez. Kültür, topluluklar halinde yaşayan bireylerin zihinlerindeki ruhbilimsel mekanizmalar tarafından üretilmiştir. Son derece karmaşık ve esnek olan bu mekanizmalar, üretimlerini dış âlemden gelen bilgileri kullanıp işleyerek gerçekleştirirler. Dolayısıyla kültürel çeşitlilik zihnin toplumsal bir ürün olmasından değil, doğal yapısı ve işleyişinden kaynaklanmaktadır (Atlas Dergisi).
[04] (AB’nin notu) cognitive science (bilişsel bilim): Bilişsel bilim, zihin ve zekânın işleyişini ele alan, zeki sistemlerin dinamiklerini ve yapılarını araştıran disiplinlerarası bir bilim dalıdır. Çok geniş bir alanı kapsamasından ötürü bilişsel bilim alanında çalışan araştırmacıların bilişsel ruhbilim, dilbilim [lengüistik], sinirbilim [nöroloji], yapay zekâ ve felsefe gibi alanlarda temel bilgilere sahip olması beklenir (Wikipedia).
[05] (AB’nin notu) hard-wired (genetiksel olarak belirlenmiş): Katı, değiştirilmesi güç gibi anlamları olan bu ifade, özellikle dilbilimi alanında genetiksel olarak belirlenen, içgüdüsel davranış anlamında kullanılır.
[06] (AB’nin notu) primate (primat): İleri düzeydeki görüş yeteneğine sahip, kavramaya yönelik vücut organları ve ussal beyin işlevleri gelişkin olan, insan ve maymunun ait olduğu memeli türü.
[07] (AB’nin notu) neo-Darwinism (yeni-Darwincilik): Yeni-Darwincilik, Charles Darwin’in türlerin doğal ayıklanma yoluyla evrimi kuramı ile Gregor Mendel’in dirimsel kalıtımın temeli olarak genetik bilimini, farklılığın kaynağı olarak rassal genetik değişinimi [mutasyon] öne çıkaran anlayışının bir karışımıdır. Matematiksel nüfus genetiğinin de etkisi vardır. Modern genetik bilimi dirimbilimdeki farklılıklarla değişmelerin kaynaklandığı kökeni kavramaya yönelik araçlar sağlayarak Darwin’in doğal ayıklanma görüşüne destek sağlamıştır. Yeni-Darwincilik, doğal ayıklanmanın bir popülasyon içerisindeki bireylerdeki kalıtımsal [genetik] farklılıklar/değişimler üzerinde etkisi olduğunu, bu genetik farklılıkların temel kaynağının değişinim (özellikle de DNA’daki rassal kopyalama hataları) olduğunu savunur. Olumlu değişinimlerin nadir olmasından ötürü evrimin yavaş, kademeli bir süreç olacağını savunur. Ayrıca, küçük ölçekli mikro-evrimsel değişiklerden sorumlu olan süreçlerin, biçimde büyük keşiflere yol açmak üzere büyük ölçekli makro-evrimsel değişiklikler üretmek üzere sonsuz sayıda dışdeğerlemeye [ekstrapolasyon] tabi tutulabileceğini savunur. Modern Bireşim [sentez] olarak da adlandırılır (International Society for Complexity, Information and Design).
[08] (AB’nin notu) Bell Curve (Çan Eğrisi): Richard J. Herrstein ile Charles Murray’in Amerikan yaşamında zekânın rolünü inceledikleri, 1994 tarihli kitapları. Irklar arasında zekâ açısından büyük farklar olduğunun belirtilmesi oldukça tartışma yaratmıştı.
[09] (AB’nin notu) blank slate (boş levha): (lat. tabula rasa) İnsanın doğuştan veya içkin bir zihinsel kavrama sahip olmadan, yani boş bir levha gibi dünyaya geldiğini; bütün bilgisinin deneyimleri ve dış dünyaya ilişkin gözlemleri sonucunda oluştuğunu savunan bilgi kuramsal [epistemolojik] görüş.
[10] (AB’nin notu) Queer Studies (Eşcinsellik Çalışmaları): Kültür çalışmaları ile toplumbilim arasında disiplinler arası bir konuma sahip akademik çalışma sahası. Amacı cinsel yaşam ve cinsiyet arasındaki ikiliklerdeki değişmezlikleri yok etmek, eşcinselliğin yaşanış ve temsil biçimlerini aydınlatmaktır (Ekşi Sözlük).
[11] (Yazarın notu) Fitilini Wilson’un ateşlediği çekişme, Ullica Segerstråle tarafından Hakikatın Savunucuları: ToplumbilimTartışmasında Bilim Muharebesi ve Ötesi [Defenders of the Truth: The Battle for Science in the Sociology Debate and Beyond] (Oxford: Oxford University Press, 2000) adlı kitapta mükemmel bir şekilde tarihi kayıt altına alınmıştır. mDNA ve Y kromozomu araştırmalarının en son durumu pek çok yerden takip edilebilir, ancak özellikle Stanford Üniversitesi’ndeki İnsan Genomu [insanın sahip olduğu genetik şifrelerin tamamı] araştırmacıları Luca Cavalli-Sforza ve Peter Underhill’in çalışmalarına bakınız. En iyi genel nitelikteki çalışma Cavalli-Sforza’nın Büyük İnsan Diasporaları: Çeşitliliğin ve Evrimin Tarihi [The Great Human Diasporas: The History of Diversity and Evolution] adlı çalışmasıdır (New York: Addison-Wesley, 1995).
[12] (AB’nin notu) eugenics (öjenik, ırk ıslahı bilimi): İngiliz Francis Galton’un geliştirdiği, sağlıksız ceninleri ayırıp, sağlıklı ceninler yetiştirmenin yollarını arayan, bir bilim dalı mı, yoksa bir hareket mi olduğu hâlâ tartışmalı olan bir hareket veya bilim dalı. Eugenics, Galton’un iyi tür anlamında eski Yunanca’dan ürettiği bir kelimedir. Galton, insandaki kalıtımla geçen özellikleri (Evrim teorisinin de etkisiyle) farklı zihinsel yetenekleri ve kişisel karakteristikleri ölçerek bulmaya girişti. Galton ve çağdaşı Wund’un insan işlevlerinin laboratuvarda ölçülebileceğini ileri süren öncü çabalarıyla, liberal siyaset felsefesinin kurucusu olarak kabul edilen Locke’un duyumculuğunun bütün bilginin duyumlardan geldiği şeklindeki önermesi birleşince zekâyı ölçmeye çalışan ruhbilimciler, daha çok bireyler arasındaki duyusal-motor farklılıklara yöneldiler. Zekâ farklılıklarını, görme keskinliğinden acıya karşı duyarlılığa, hatta avuç içindeki çizgilere kadar birçok değişik etkenle açıklamaya kalkıştılar (Wikipedia).
[13] (AB’nin notu) Social Darwinism (Toplumsal Darwincilik): Dirimbilimsel fikirlerin toplumsal alana uygulabileceğine yönelik temel anlayış. Aralarında Peter Kropotkin, David Ritchie, Thorstein Veblen ve Lester Frank Ward’ın da bulunduğu pek çok toplumsal kuramcı Darwin’in dirimbilim ve evrim alanındaki görüşlerinden etkilenmiştir. Bu düşünürler, evrimin insan oğulları ve kızları tarafından bilinçli bir şekilde yönlendirilebileceğini savunuyorlardı. Toplumsal Darwincilik genellikle bu tür görüşleri eleştirenler tarafından kullanılan bir ifadedir (Wikipedia İngilizce).
[14] (AB’nin notu) Trofim Denisoviç Lysenko (1898-1976): 1930’larda Lysenkoculuk adıyla anılan, çağdaş tarım genetiği bilimine karşı çıkan ve 1960’ların ortasına kadar devam eden tarım bilimi kampanyasını yöneten Rus bilim insanı. Lysenko, 1929’da Azerbeycan’da “keşfettiği” toprağı gübrelemeksizin mahsul elde etme, sert ve soğuk iklim koşullarına dayanıklı ürün çeşitleri geliştirme çalışmalarıyla yönetimin dikkatini çekti. Aslında savunduğu görüşlerin çoğu Lamarkçılık ile Darwinciliğin yanlış yorumlarına dayanan bilim-dışı görüşlerdi. Temel uygulama yöntemi vernalizasyon [tohumların veya bitkilerin soğuğa maruz bırakılması] ve melezleme idi. Sovyet yönetiminin izniyle 1935’te kendi dergisini çıkarmaya ve sözde bilimsel çalışmalarını yayınlamaya başladı. Sovyet medyasında bir deha olarak takdim edilen Lysenko’nun çalışmalarının neredeyse tamamı felaketle sonuçlandı. Stalin’in yönetime gelmesiyle birlikte yıldızı iyice parlayan Lysenko, Sovyetler Birliği Tarım Bilimleri Akademisi’nin başına getirildi ve “zararlı” fikirlerin Sovyet bilim insanları arasında yayılmasını engellemekle görevlendirildi. Görevini başarıyla yerine getiren Lysenko, yüzlerce bilim insanın sürülmesi, hapsedilmesi ve öldürülmesinden sorumludur. II. Dünya Savaşı sırasında “burjuva bilimi” veya “faşist bilim” olarak afaroz edilen, 1948’de bir “burjuva sahte-bilimi” olduğu resmen ilan edilen genetik bilimi onun zamanında telafi edilemeyecek şekilde geriletildi. Stalin’in 1953’deki ölümünün ardından Kruşhev döneminde görevini sürdürse de, yönetimin ilk defa eleştirilmesine izin vermesinin ardından eleştiriler giderek arttı. 1964’te görevden alındı, düzenlenen soruşturmalar sonucunda çalışmalarının tamamen yanlış ve uydurulmuş sonuçlara dayandığının ortaya çıkmasıyla birlikte itibarını tamamiyle kaybetti (Wikipedia İngilizce).
[15] (AB’nin notu) Cartesianism (Kartezyencilik): René Descartes’in “Düşünüyorum, öyleyse varım” demesinin ardından Avrupa kültüründe öznel hakikat nesnel hakikatten daha öncelikli bir konuma sahip oldu. Şüphecilik her araştırmanın temel niteliği olmaya başladı, yöntem uygulamadan daha öne çıktı ve anlak [mind] giderek bedenden ayrı düşünülmeye başlandı. Kartezyenizmin temel fikri, anlağın bedenden ayrı olduğu, anlağın bedenden daha iyi ve daha kapsayıcı bir şekilde anlayabileceğidir. Bir kimsenin aslî kimliği onun anlağıdır ve anlağın içsel süreçleri bedenin fiziksel süreçlerinden daha gerçektir. Yani düşündüğünüz şey (öznellik), fiziksel dünyada sizin dışınızda var olan herhangi bir şeyden (nesnellik) daha önemlidir. Buradan Aydınlanma’nın özne kavramı doğar. Savunulan radikal şüphecilik, bireşimsel şüpheye dayanan görgül [ampirik] çalışmaların belkemiğini meydana getirir. Bir sonuç açıklandığında veya bir kuram öne sürüldüğünde, ya sonuçları yeniden üretecek ya da deneyleme yoluyla kuramı ispatlayacak deneyler yapılır. Dekartçılık olarak da bilinir (European Enlightment Glossary).
[16] (AB’nin notu) general systems theory (genel sistem kuramı): Bilimin bütün alanlarında var olan sistemlerin tamamını açıklayabilecek genel bir sistem bulmaya yönelik girişimler. (ayrıntılı bilgi için bakınız “Sistem Kuramı ve Sistem Analizi Üzerine Bir Derleme)
[17] (AB’nin notu) ecopsychology (çevrebilimsel ruhbilim, eko-psikoloji): Ruhbilim ile çevrebilimi [ekoloji] yeni bir bilimsel paradigmada buluşturan bir yöntem. Politik ve uygulamaya yönelik sonuçları bize yabancılaşmamızı tedavi etmemizin, makul bir toplum ve sürdürülebilir bir kültür oluşturmamızın yollarını göstermesidir. Çevrebilimsel ruhbilimin temel fikri, modern toplumsal dünya tarafından şekillendirilirken insan zihninin köken olarak kaynaklandığı ve daha geniş olan doğal dünya tarafından esinlendirilebileceği ve rahat ettirilebileceği fikridir. Zihin sağlığının insanın içsel psişik olguları veya toplumsal ilişkileri açısından değerlendirilmesi yetersizdir, insanın diğer türlerle ve çevrebilimsel sistemle [ekosistem, çevre-dizge] olan ilişkileri de eş derecede önemlidir. Bu ilişkilerin köklü bir evrimsel geçmişi vardır (Wikipedia İngilizce).
[18] (AB’nin notu) Karşılıklı Yardımlaşma: Evrimin Bir Faktörü, çev: Işık Ergüden ve Deniz Güneri, Kaos Yayınevi, 2001, 310 sayfa.
[19] (AB’nin notu) sensorimotor experience (sensorimotor deneyim): Hem duyu hem de motor (devinim) işlevlerini ve bunların etkileşimlerini içeren deneyim şekli.
[20] (AB’nin notu) Gökhan Yavuz Demir tarafından Metaforlar: Hayat, Anlam ve Dil adıyla Türkçeye çevrilmiştir; Paradigma Yayınları, 2005, 315 sayfa. Kitap hakkında kısa bir değerlendirme yazısı için bakınız “Hayata Anlam ve Dil Katkısı”, Sema Bakırdöken, Radikal Kitap Eki.
[21] (AB’nin notu) Pre-Socratics (Sokrat öncesi felsefeciler): Sokrat öncesi felsefeciler, Sokrat’tan önce yaşayan antik Yunan felsefecilerini ifade etmek amacıyla türetilmiş bir kelimedir. Sokrat öncesi deyimi antik Yunan felsefesinin Sokrat ile Eflatun etrafında şekillendirilmesini yansıtır. Başka bir ifadeyle, Sokrat öncesi felsefeciler Sokrat ile Eflatun’un öncelleri veya hazırlayıcıları olarak değerlendirilirler. Yazılarının çoğu günümüze ulaşmadığı için genel bir değerlendirilme yapılması oldukça zordur. Sokrat öncesi felsefeciler arasında ilk akla gelenler söyle sıralanabilir: Thales, Anaximander, Anaximenes, Xenophanes, Parmenides, Efesli Heracleitus, Empedocles, Anaxagoras, Elealı Democritus ve Pythagoras (Atlantic Baptist University, Barry D. Smith’s Ancient Greek Philosophy).
[22] (AB’nin notu) fuzzy logic (bulanık mantık, saçaklı mantık): Belirsizliklerin anlatımı ve çalışılabilmesi için kurulmuş katı bir matematik düzen olarak tanımlanabilir. Klasik mantığın mutlak belirlemelerinin yerine bulanık mantıkta ara durumları kavrama kaygısı vardır. Yani, “A, B’dir” veya “A, B değildir” ikili halinin dışında, A’nın kısmen B olması, kısmen de B olmaması ile tanımlanabilecek gri alanlar bulunur (daha fazla bilgi için bakınız “Bulanık Mantık”).
[23] (AB’nin notu) Gregory Bateson (1904-1980): İngiliz antropoloğu, toplum bilimcisi ve güdümbilimcisi. Bateson şizofreniye getirdiği “İkili Çıkmaz” [Double Bind] kuramıyla tanınır. Holizme [insanı ruh ve beden olarak bölünmez bir bütün olarak kabul eden görüş], sistemlere ve güdümbilime [sibernetik] yönelik artan ilgiyle birlikte eserleri ön plana çıkmıştır.
[24] (AB’nin notu) Ekmeğin Fethi, Öteki Yayınevi, Rusçadan çeviren: Mazlum Beyhan, Haziran 1999, 304 sayfa.
[25] (AB’nin notu) Türlerin Kökeni, Onur Yayınları, 1996 (1859), 5. baskı, 551 sayfa.
[26] (AB’nin notu) Şiddet Üzerine Düşünceler, Epos Yayınları, İngilizceden çeviren Anahid Hazaryan, 2002, 320 sayfa.
[27] (AB’nin notu) epicanthic (epikantusvari): Gözün iç köşesinde doğuştan var olan, dikey olarak göz iç köşesini örten deri kalıntısı anlamına gelen epikantus sözcüğünden (özellikle Moğollarda belirgindir).
[28] (AB’nin notu) chromosome (kromozom): Mitoz bölünme (hücre çekirdeğinin kromozom sayısı azalmaksızın ikiye bölünmesi) yoluyla çoğalma sırasında hücre çekirdeğinin içinde beliren, kromatin (düzensiz kitleler veya ağ biçiminde hücre çekirdeğinde yer alan küçük tanecikler) ipliklerin iki bölüğe ayrılmak üzereyken aldıkları, bazı yeteneklerin yeni bireylere geçmesine yarayan, kıvrık çubuk biçimindeki cisim.
[29] (AB’nin notu) haplogroup (haplogrup): Haplogrup, kromozom üzerinde belli yerlerdeki alel (bkz.) dizileri olan haplotipler (bkz.) kümesidir. İnsan genetiği biliminde, en sık çalışılan haplogruplar, Y-kromozomu (Y-DNA) haplogrupları ve mitokondriyel DNA (mtDNA) haplogruplarıdır. Y-DNA yalnızca baba tarafından geçerken, mtDNA ise yalnızca ana tarafından geçer.
[30] (AB’nin notu) mitochondrial (mitokondriyel): Hücre organcıklarından birisidir. Yunanca mitos (iplik) ve khondrion (tane) kelimelerinden türetilmiştir. Boyları 0,2 – 5 mikron arasındadır. Hücre içindeki yaşamsal olaylar için gerek duyulan enerjinin % 95’ini sağlar. Solunum, oksitlenme [oksidasyon] ve fosforilizasyon için gerekli enzim ve koenzimleri içerir.
[31] (AB’nin notu) ethnocentrism (etnik-merkezcilik, kavim-merkezcilik, etno-merkezcilik): Etnik-merkezcilik, en özlü tanımıyla bir kimsenin dünyaya mensubu olduğu kültürün perspektifinden bakması demektir. Bu görüşe göre, dünyadaki her şeyin merkezinde o etnik grup vardır, geriye kalan bütün diğer etnik gruplar bu özel etnik grubun değer yargılarına göre ele alınmalıdırlar.
[32] (AB’nin notu) cognitive dissonance (bilişsel uyumsuzluk, bilişsel çelişki): Leon Festinger’in, birbiriyle çatışan tutumların, inançların, kanıların, vb. bir gerilim ve rahatsızlık duygusu yarattığı, tutum değiştirmenin altında yatan güdünün de işte bu çatışmayı ortadan kaldırmaya yönelik güdülenim olduğu biçimindeki kuramı. Bu kurama göre tutarlılığın sağlanması için tutulan yol sıklıkla en kolay yol olmaktadır. Festinger’in klasik uyumsuzluk çalışmasında, uzunca bir süre sıkıcı bir işle uğraşan denekler, kendilerinden sonra gelen deneklere yaptıkları işin çok eğlenceli olduğunu söylemeye zorlanmıştır (uyumsuzluk=yalan söyleme) (İngilizce Türkçe Psikoloji Sözlüğü).

Kaynak: “Anarchism and the Qestion of Human Nature”, Thomas Martin, Social Anarchism, sayı 37, 2004-05.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: