ANARKO-İLKELCİLİK NEDİR?

Kısım A.03.3’de tartışıldığı üzere, çoğu anarşist Durumcu Ken Knabb’ın şu dediklerine katılacaktır: “kurtarılmış bir dünyada bilgisayarlar ve diğer modern teknolojiler, herkese daha ilginç faaliyetlere yoğunlaşma serbestisi kazandıracak şekilde tehlikeli ve sıkıcı işlerin ortadan kaldırmak amacıyla kullanılabilir”. Açıktır ki, “belli teknolojiler –nükleer enerji en bariz örneğidiir– o kadar anlamsızca tehlikelidir ki bunlar[ın kullanımına] derhal son verilecektir. Saçma, modası geçmiş veya lüzumsuz birçok diğer endüstri, ticari gerekçelerinin ortadan kalkmasıyla otomatikman ortadan kaybolacaktır. Ancak birçok teknoloji … şu anda ne kadar kötüye kullanılırlarsa kullanılsınlar pek az asli sakıncaya sahiptir. Bu basitçe onların daha duyarlı bir şekilde kullanılması, popüler denetim altına alınması, birkaç ekolojik iyileştirmenin gerçekleştirilmesi ve kapitalistçe amaçlar yerine insani amaçlar doğrultusunda yeniden tasarlanması meselesidir” (Public Secrets, s. 79 ve s. 80). Dolayısıyla, çoğu eko-anarşist, uygun teknolojinin kullanılmasını doğayla denge içinde olan bir toplumun yaratılmasının bir aracı olarak olarak görür.

Ancak, (oldukça) küçük ancak konuşkan bir kendinden tahvilli Yeşil anarşist azınlığı buna katılmaz. John zerzan, John Moore ve David Watson gibi yazarlar, kendi iddialarına göre tüm iktidar ve baskı biçimlerini eleştirmeyi amaçlayan bir anarşizm vizyonu getirmiştir. Bu genellikle anarko-ilkelcilik [anarcho-primitivism] olarak adlandırılır ve Moore’ye göre “uygarlığın bütününü anarşist bir pesrpektiften eleştiren ve insan yaşamının kapsamlı bir dönüşümünü başlatmayı amaçlayan radikal akımın stenografisidir” (İlkelci Astar).

Bazı aşırı unsurlarının tüm teknoloji biçimlerini, işbölümü, evcilleştirmeyi, “İlerleme”yi, endüstriyalizmi, “kitle toplumu” dedikleri şeyi ve hatta bazılarının sembolik kültürü (yani sayıları, dili, zamanı ve sanatı) sona erdirmeyi amaçladığı bu akım kendini çeşitli şekillerde ifade eder. Bu özellikleri içinde barındıran herhangi bir sistemi “uygarlık” olarak adlandırma ve sonuçta da “uygarlığın yıkılması”nı hedefleme eğilimindedirler. Ne kadar geriye gitmeyi arzuladıkları tartışmalı bir konudur. Bazıları Endüstriyel Devrim’den önce var olan teknoloji düzeyine kabul edilebilir bulur, birçoğu daha ileri giderek tarımı ve en temel olanların ötesine geçen tüm teknoloji biçimlerini reddeder. Onlara göre, anarşinin yegane var olma yolu vahşi yaşama, avcı-toplayıcı yaşam tarzına geri dönmektir ve [teknolojinin] eko-sistem üzerindeki etkisini en asgari düzeye indirecek endüstriyel üretime dayanan bir anarşist toplum yaratmada uygun teknolojinin kullanılabileceği şeklindeki çığırından çıkmış fikir reddedilmelidir.

İlkelci dergi “Yeşil Anarşi”nin kendileri gibi olanlar için şöyle dediği görürüz: “kişisel özerklik veya vahşi varoluş değerlerine öncelik verenlerin, tasarlandıkları amaçlardan bağımsız olarak emperyalizmi, köleliği ve hiyerarşiyi gerektirdirmelerinden ötürü tüm büyük-ölçekli örgütlenmelere ve toplumlara karşı çıkmak ve onları reddetmek için nedenleri vardır”. “Uygarlığın şu anda hakim olan görüntüsü” olmasından ötürü kapitalizme karşı çıkarlar. Ancak, şunu da vurgularlar: “Bütün sistemi kaplayan otoriterlik, zorunlu hizmetkarlık ve toplumsal izolasyonun başlangıcı kapitalizm per se [kendi başına, aslında] değil, uygarlıktır. Bu nedenle, uygarlığı hedefine koymadan kapitalizme yapılan bir saldırı toplumu besleyen kurumsallaşmış zorlamayı asla ortadan kaldıramaz. Onu demokratikleştirmek amacıyla endüstriyi kolektifleştirme girişimi, tüm büyük-ölçekli örgütlenmelerin üyelerinin niyetlerinden bağımsız olan bir yönelim ve biçim kazandığını fark etmekte başarısız olurlar”. Dolayısıyla, onlara göre, hakiki anarşistler endüstri ve teknolojiye karşı çıkmalıdır, çünkü “hiyerarşik kurumlar, hakimiyet alanı genişlemesi ve yaşamın mekanikleşmesi, tüm bunlar kitlesel üretimin idaresi ve süreci için gereklidir”. İlkelcilere göre, “ancak kendi kendine yeterli bireylerden oluşan küçük topluluklar, kendi otoritelerini –insan veya diğer– varlıklara dayatmadan onlarla birarada var olabilir”. Böyle topluluklar kabile toplumlarının temel özelliklerine sahip olacaktır, “çünkü insan tarihinin % 99’dan fazlasında, insanlar geçimliliklerini doğrudan topraktan elde ederken, küçük ve eşitlikçi geniş aile düzenlemeleri içerisinde yaşamıştır” (Kitle Toplumuna Karşı).

Doğayla uyum içinde yaşayan ve hiç (ya da çok az) hiyerarşiye sahip olan bu kabile toplulukları esinlendirici olarak gözükse de, ilkelciler geleceğe bakarak (John Zerzan’ın kitabının başlığını görürsek “Gelecekteki İlkel”i [Future Primitive] görürler. John Moore’un ifade ettiği gibi, “anarko-ilkelciliğin tasavvur ettiği geleceğin … daha önce yaşanmış bir örneği yoktur. Her ne kadar ilkel kültürler geleceğe yönelik imalar sağlasa da ve gelecek pekala bu kültürlerden türetilen öğeleri içine alsa da, anarko-ilkelci dünya daha önceki anarşi biçimlerinden muhtemelen oldukça farklı olacaktır” (Op.Cit.).

İlkelcilere göre, öteki anarşizm biçimleri basitçe şu anda katlandığımız sistemin esasen aynısı olan bir sistemde kendinden idareli uzaklaşmayı eksi onun en kötü aşırılıklarını ifade eder. Bu nedenle, John Moore şu yorumda bulunur: “klasik anarşizm uygarlığı ele geçirmeyi, yapıları üzerinde bir dereceye kadar yeniden çalışmayı ve onun en berbat suistimalleri ile baskılarını gidermeyi” ister. “Ancak, Uygarlık yaşamının % 99’u değişmeksizin aynen kalır onların gelecek senaryolarında; tam olarak onların sorguladıkları uygarlık yönleri asgari olduğu için … genel yaşam şablonu pek fazla değişmeyecektir”. Dolayısıyla, “anarko-ilkelciliğin perspektifine göre, ister kendilerini devrimci görsünler isterse görmesinler tüm diğer radikalizm biçimleri reformist olarak gözükür” (Op.Cit.).

Cevap olarak “klasik anarşistler” üç şeye işaret ederler. Birincisi, “en berbat suistimaller ile baskılar”ın kapitalist toplumun % 1’ini oluşturduğunu iddia etmek tamamen saçmadır ve üstelik bu sistemin müdafilerinin memnuniyetle katılacağı bir şeydir. İkincisi, Moore’un öne sürdüklerinin saçma olduğu herhangi bir “klasik” anarşist metnin okunmasıyla açıkça anlaşılabilir. “Klasik” anarşizm toplumun radikal bir şekilde tepeden tırnağa dönüştürülmesini amaçlar, onun ufak tefek yönlerini düzeltmeye çalışmakla uğraşmaz. İlkelciler, kapitalizmi yıkma çabasına katılan insanların, daha önce yaptıkları şeylerin % 99’unu yapmaya devam edeceklerini gerçekten düşünüyorlar mı? Tabii ki hayır. Başka bir ifadeyle, her ne kadar gerekli birinci adım olsa da patronlardan kurtulmak yeterli değildir! Üçüncüsü ve de en önemlisi, Moore’un argümanı, onun iyi toplum vizyonunun hayal bile edilemeyecek ölçüde bir soykırım olmaksızın başarılamayacağını garanti eder.

Dolayısıyla, görülebileceği üzere, ilkelciliğin geleneksel anarşist hareket ve fikirlerle çok az (ve hatta hiçbir) ilişkisi vardır. İlkelcilerin diğerlerinin fikirlerini otoriter olarak reddetmesiyle, bu iki vizyon basitçe birbiriyle uyuşmaz. İlkelciler ile diğer anarşistlerin fikirlerinin uzlaştırılmasının güç olması şaşırtıcı değildir. Keza, diğer anarşistlerin kısa vadede ilkelciliğin uygulanabilir olup olmadığını, uzun vadede ise arzulanır olup olmadığını sorgulamalarında da şaşıracak bir şey yoktur. İlkelcilik taraftarları bunu en ileri ve radikal anarşizm biçimi olarak resmetseler de, diğer anarşistler pek ikna olmamıştır. Bunu taraftarlarını saçma pozisyonlara sürükleyen karman çorman bir ideoloji ve dahası tamamen uygulanamaz bir şey olarak görürler. Ken Knabb’ın ilkelciliğin köklerinin “ayrıntılı bir şekilde eleştirilmeyi bile gerektirmeyecek çok sayıda bariz içsel çelişkiyi içinde barındıran fantaziler”de olduğu yorumuna katılacaktırlar. “Fiili eski toplumlarla sorgulamaya açık bir ilgileri vardır, mevcut olasılıklarla ise hemen hemen hiç ilgileri yoktur. Geçmişteki şu veya bu dönemde yaşamın daha iyi olduğu kabul edilse bile, şimdi olduğumuz yerden başlamak zorundayız. Modern teknoloji yaşamımızın tüm yönleriyle öylesine iç içe geçmiştir ki, milyonlarca insanı yok edecek küresel bir kaosa yol açmaksızın ondan birdenbire vazgeçemeyiz” (Op.Cit., s. 79).

Bunun en basit sebebi, bizlerin, çoğu insanın vacı-toplayıcı ve hatta tarımsal bir toplumda yaşamak için gerekli becerilere sahip olmadığı oldukça endüstriyelleşmiş ve birbirine bağlı bir sistemde yaşıyor olmamızdır. Üstelik, gerekli becerilere sahip olsalar bile altı milyar insanın avcı-toplayıcı olarak yaşayabileceği fazlasıyla şüphelidir. Brian Morris’in belirttiği gibi, “bize geleceğin ‘ilkel’ olacağı söyleniyor. (Kanıtlar avcı-toplayıcı yaşam tarzının mil-kare başına yalnızca 1 veya 2 insanı destekleyebileceği izlenimi bırakırken) yaklaşık altı milyar insanın yaşadığı bugünün dünyasında bunun nasıl gerçekleştirileceğini” Zerzan gibi ilkelciler bize söylemezler (“İnsanbilim ve Anarşizm”, ss. 35-41, Anarchy: A Journal of Desire Armed, sayı 45, s. 38).

Yani herhangi bir ilkelci ayaklanmanın önünden iki seçenek vardır. Ya neredeyse anında ilkelci bir sisteme dönüşüm doğurur ve sonuç olarak büyük ekolojik bir tahribata sebep olmanın yanı sıra açlıktan ötürü milyarca insanı öldürür; ya da “uygarlık” ile onun endüstriyel kalıtların güvenli bir şekilde kızağa alınacağı, nüfus düzeyinin doğal bir şekilde uygun bir düzeye düşeceği ve insanların yeni varoluşları için gereken yetenekleri yeniden kazanacağı bir uzunca geçiş dönemi içerecektir.

Çoğu ilkelci yazarın ima ettiğinin birinci seçeneğe, yani neredeyse geceden sabaha bir dönüşüme benzer bir şey olması üzücüdür. Örneğin, Moore “uygarlık (kendi iradesiyle, bizim çabalarımızla ve bu ikisinin bir bileşimiyle) çöktüğünde” diye konuşur. Bu, basit ölümlülerin üzerine pek az söz söyleyebilecekleri veya pek az kontrole sahip olacakları oldukç hızlı bir süreci ima eder. Bu, “çöküşün sebep olduğu toplumsal karışıklık, içerisinde faşizm ile diğer totaliter diktatörlüklerin yeşerebileceği psikolojik güvensizlik ve toplumsal vakum yaratabileceği”nden ötürü hemen şimdi inşa edilmesi gereken “olumlu alternatifler”e gereksinim olduğundan bahsetmesiyle teyit edilir (Op.Cit.). “Çöküş”e, “güvensizlik”e ve “toplumsal karışıklık”a bir devrim, kitlesel katılıma ve toplamsal deneyime dayanan başarılı bir toplumsal devrim için pek de iyi bir reçete gibi gözükmemektedir.

Bir de ilkelciliğin yorum getirdiği bir örgütlenme karşıtı dogmalar vardır. Şunları söyleyen Moore bunun tipik bir örneğidir: “anarko-ilkelcilere göre örgütlenme yalnızca belli bir ideolojiyi iktidara taşıyan meslekler, çeteler demektir”; ve ilkelciler “Devlet dahil olmak üzere, tüm iktidar ilişkilerinin … ve her tür parti veya örgüt türünün yıkılmasını” amaçlarlar diyerek görüşünü tekrarlar (Op.Cit.). Ancak, örgütlenme olmadan modern toplum işleyemez. Bu toptan ve ani çöküş yalnızca kitlesel bir kıtlığa yol açmakla kalmayacak; nükleer güç santralleri eriyeceği, endüstriyel atıkların çevreye sızacağı, kentlerle kasabaların çürüyeceği, kırsal kesimlerde bulabildikleri sebze, meyve ve hayvanlar için kavga eden insan güruhlarına [her yerde rastlanabileceği] için ekolojik yıkıma da sebep olacaktır. Örgütlenme karşıtı dogmanın uzun vadeli bir hedefe doğru devamlı bir ilerleyişle değil, ancak neredeyse geceden sabaha bir “çöküş” fikriyle uzlaştırılabileceği açıktır. Örgütlenme olmaksızın ne kadar “olumlu alternatif” var olabilir ki?

Böyle bir “çöküş”ün kapsadığı dehşetle yüz yüze gelen, konu üzerinde derinlemesine düşünen az sayıdaki ilkelci sonuçta bir geçiş döneminin gerektiğini kabul etmiştir. Ancak, böyle davranılması ilkelcilik içindeki çelişkileri ortaya çıkarır. Çünkü eğer “bura”dan “ora”ya bir geçiş [dönemin]in gerektiğini kabul ederseniz, o zaman ilkelcilik otomatikman kendisini anarşist gelenekten dışlamış olur. Nedeni basittir. Moore, “kitle toplumu”nun “yapma, teknolojilekmiş çevrelerde yaşıyan, çalışan ve zorlama-denetim biçimlerine tabi olan insanlar”dan oluştuğu öne sürer (Op.Cit.). Eğer bu doğruysa, herhangi bir ilkelci geçiş [dönemi] tanımsal olarak liberter olmayacaktır. Çünkü, insan nüfusunun kısa zaman içerisinde gönüllü araçlarla önemli ölçüde azaltılamayacağı açık bir olgudur. Yani, tarım ve çoğu endüstri bir süre daha var olmak zorundadır. Benzer şekilde, büyük şehirler ve kasabalar varken, şehirlerden ani ve genel bir çıkış imkansız olacaktır. Ayrıca, kendi başına çürümeye terk edilemeyecek bir endüstriyel toplum mirası vardır. Bir örnek vermek gerekirse, nükleer enerji santrallerinin erimeye terk edilmesi pek de eko-dostu olmayacaktır. Dahası, yönetici seçkinlerin iktidarı direnmeksizin öylece bırakacakları da şüphelidir; dolayısıyla, toplumsal devrimin kendisini hiyerarşiyi yeniden oluşturma girişimlerine karşı savunması gerekecektir. İçsel olarak otoriter olmalarından ötürü tüm örgütlenmelerden ve endüstriden uzak duran bir devrimin bunu yapamayacağını belirtmeye gerek yoktur (başka bariz bir örnek vermemiz gerekirse, eğer İspanyol Devrimi sırasında işçiler işyerlerini [askeri teçhizatı üretmeye uygun] bir şekle dönüştürmeseydi, Franco’nun faşist kuvvetlerine karşı savaşmak için gereken askeri teçhizatı üretmek imkansız olurdu).

Böylece, “kitle toplumu”nun devrimin ardından bir süre daha ayakta kalması, sonuçta da –ilkelci perspektife göre– “zorlama ve denetim biçimleri”ne dayanması gerekecektir. Zaman içerisinde devletsiz bir topluma [dönüşerek] ortadan kaybolacak; zorlama, denetim ve hiyerarşiye dayanan bir geçici sistemin gerekli olduğunu ileri süren bir ideoloji daha vardır. İlkelcilik gibi, keza bu [ideoloji] de endüstri ve büyük-ölçekli örgütlenmenin hiyerarşi ve otorite olmaksızın imkansız olacağını vurgulamaktadır. Bu ideoloji Marksizm’dir. Engels’in Bakunin’e karşı kullandığı argümanları kendinden tahvilli anarşistlerin “anarşi” adına tekrar ettiklerini işitmek “klasik” anarşistlere ironik gözükü (Engels’in endüstrinin otonomiyi dışladığı iddiası hakkındaki tartışma için bakınız Kısım H.04).

Böylece ilkelciliğin anahtar niteliğindeki sorunu görülebilir. Hedeflerine liberter bir tarzda ulaşmaya ilişkin hiçbir pratik araç sunmaz. Knabb’ın özetlediği gibi, “bilim ve teknolojiye karşı olan aşırı imanın geçerli bir sorgulaması olarak başlayıp, sonunda ümitsiz ve daha da az doğrulanmış bir tarih öncesi cennetine geri dönüşe imana [ulaşılır] –buna mevcut sisteme soyut, vahiysel bir şeklin dışında bakamamak eşlik eder”. Bundan kaçınmak için, şu anda nerede olduğumu hesaba katmak gereklidir ve sonuçta “ara [dönemde] kendini gösterecek tüm pratik sorunlarla nasıl başa çıkacağımızı ciddiyetle düşünmemiz” gerekir (Knabb, Op.Cit., s. 80 ve s. 79). Ne üzcüdür ki, ilkelci ideoloji, başlayacak herhangi gerçek bir devrimin özü itibariyle otoriter olacağı başlangıç noktasını reddederek bu olasılığı dışlar. İlkelciliğe doğru herhangi bir geçiş süreci “kitle toplumu”nda çalışan ve yaşayan insanları içereceği için, kendi kendi kendisini tamamen uygulanamaz olmaya mahkum eder.

Hiyerarşik bir toplumun birçok teknolojiyi kötüye kullandığı veriliyken, bazı insanların “teknoloji”yi ana sorun olarak görmesi ve onu sona erdirmeyi amaçlaması anlaşılabilir bir şeydir. Nasıl başarılacağından bahsetmeksizin tüm adaletsizlik ve baskı biçimlerinin geceden sabaha yok edilmesinden bahsedenler aşırı radikal gözükebilirler, ancak gerçekte öyle değildir. Aslında, hiçbir kitlesel hareketin asla kendi eleştirilerini tatmin edecek kadar devrimci olamayacağını sağlamak suretiyle hakiki toplumsal değişim karşısına setler çekerler, böylece bunu denemeye kalkışmanın bile hiçbir anlamı olmaz. Ken Knabb’ın ifade ettiği gibi:

“Tüm tavizlere, tüm otoritelere, tüm örgütlenmelere, tüm kuramlara, tüm teknolojilere vb. ‘toptan karşı’ olduklarını gururla ilan edenlerin, genellikle herhangi türden bir devrimci perspektife –mevcut sistemin nasıl devrileceğine veya post-devrimci toplumun nasıl işleyebileceğine ilişkin hiçbir pratik görüşe– sahip olmadıkları ortaya çıkar. Hatta bazıları sadece devrimin kendi ölümsüz ontolojik isyankarlıklarını tatmin edecek kadar asla radikal olamayacağını ifade ederek bu yokluğu haklı çıkarmaya çalışır. Bu türden tumturaklı ya hep ya hiç lafları geçici olarak birkaç seyirciyi etkileyebilir, ancak nihai etkisi insanları bezdirmektir” (Op.Cit., ss. 31-2)

İlkelciliği başarmak için öne sürülen araçlar meselesi de vardır. Moore şunu öne sürer: “anarko-ilkelciliğin tasavvur ettiği dünya, gerçekleşeceği umulan özgürlüğün derecesi ve çeşitleri anlamında insan deneyiminde daha önce bir benzeri görülmemiş [bir dünyadır], … dolayısıyla gelişmesi muhtemele olan direniş ve başkaldırı biçimleri üzerindeki herhangi bir sınır olamaz” (Op.Cit.). İlkelci olmayanlar, bunun ilkelcilerin ne istediklerini veya buna nasıl ulaşacaklarını bilmediklerini ima ettiğini söyleyerek cevap verirler. Keza, kabul edilebilir direniş biçimleri konusunda da sınırlar olması gerektiğini vurgularlar. Çünkü araçlar yaratılan amaçları şekillendirir ve otoriter araçlar otoriter sonuçlara sebep olacaktır. Taktikler tarafsız değildir ve bazı taktiklerin desteklenmesi otoriter parspektife ihanet olur.

Bu, “İlkelciliğin” aşırı kutbunun bir parçası olan, doğası gereği hiyerarşik olmasından ötürü teknolojiye karşı çıkarak insan toplumun “Avcı-Toplayıcı” biçimlerine geri dönüşü savunan İngiliz “Yeşil Anarşist” dergisinden gözlenebilir. Bu gibi “ilkelci” fikirlerin özü itibariyle insanların büyük kısmına çekici gelmemesinden ötürü, bu hiçbir zaman liberter araçlarla (yani bireylerin kendi davranışlarıyla yarattıkları özgür tercihleriyle) meydana gelmeyecektir, dolayısıyla bu durumu pek az kişinin fiilen gönüllü olarak kabulleneceği düşünülürse, [bu] anarşist de olamaz. Bu ise, “Yeşil Anarşist”in, Rousseau’nun ifadesini kullanırsak “insanları özgür olmaya zorlamak” amacıyla, bir tür eko-öncülük biçimi geliştirmesine yol açmıştır. Bu, derginin (anarşist olmayan) Unabomber’ın eylem ve fikirlerini desteklemesiyle mantıksal sonucuna ulaştı. Derginin iki editöründen birisinin yazdığı makalede (“İrrasyoneller”) şu sözlere yer veriliyordu: “Oklahoma bmbacıları doğru fikre sahiptiler. Üzücü olan şey daha fazla hükümet binasını havaya uçurmamalarıdır. … Tokto sarin gazı kültü doğru fikre sahipti. Üzücü olan şey saldırıdan bir yıl önce gazı test ederken kendilerini ele vermeleridir” (Green Anarchist, sayı 51, s. 11). Bu sözlerin savunusu bir sonraki sayıda basıldı; bunu takip eden Amerikan Anarchy: A Journal of Desire Armed dergisi (48 ile 52inci sayılar arası) ile yapılan karşılıklı yazışmalar, “Green Anarşist”in ( o zamanki) diğer editörünün bu hastalıklı, otoriter saçmalıkları “aşırı baskı altında” yapılmış “dolayımsız direniş” [unmediated resistance] örnekleri olarak haklı göstermesine tanıklık etti. Araçların amaçları belirlediği anarşist ilkesi nereye gitti? Taktiklerin “sınırları” vardır, bazı taktikler liberter değildir ve asla da olamazlar.

Ancak, pek az eko-anarşist böyle aşırı bir pozisyonu benimser. Çoğu “ilkelci” anarşist, teknoloji-karşıtı ve uygarlık-karşıtı olmaktan ziyade, bunun (David Watson’un ifadesiyle) “yerlilerin yaşam tarzlarının onanması”; teknoloji, akılcılık ve ilerleme gibi konularda Toplumsal Ekoloji ile ilişkilendirilen yaklaşıman çok daha eleştirel olan bir yaklaşımın benimsenmesi vakası olduğuna inanır. Bu eko-anarşistler, “doğrusal bir şekilde ilk köklerimize dönebileceğimizi öne süren dogmatik ilkelciliği” de, “hem Aydınlanma, hem de Aydınlanma-Karşıtı” fikir ve geleneklerin “yerini alan ilerleme” fikrini de reddederler. Bu eko-anarşistlere göre, İlkelcilik, “devletin yükselişinden önceki yaşamın ışıltısını yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda uygarlaşmayla oluşan gerçek yaşam koşullarına karşı meşru bir cevaptır da”; bu nedenle (Kızılderili kabileleri ve diğer aborijin halklarla ilgili olanlar gibi) “yontma ve cilalı taş devri bilgelik geleneklerine” saygı göstermeli ve [bunlardan] dersler çıkarmalıyız. Her ne kadar “laik düşünme ve dünyayı kavrama tarzlarını terk edemesek ve terk etmek istemesek de; … yaşama deneyimini de, temel ve kaçınılmaz ne için yaşadığımız, nasıl yaşadığımız sorularını da laik terimlere indirgeyemeyiz … Üstelik, ruhani olanla laik [dünyevi] olan arasındaki sınır pek de belirgin değildir. Tarihimizin yalnızca “el ideal” için [ideal uğruna] ölen ateist İspanyol devrimcilerini değil, aynı zamanda dini pasifist tutsakları, Lakota hayalet dansçılarını, taoist çilecileri ve idam edilen sufi tasavvufçuları da onurlandıran, ilham verici bir mantığı kabullenmesini sağlayacak diyalektik bir anlayış[a sahip olmalıyız]” (David Watson, Bookchin’in Ötesinde: Geleceğin Toplumsal Ekolojisine Giriş, s. 240, s. 103, s. 240, ss. 66-67).

Bu tip “İlkelci” anarşizm, çoğunluğu Fifth Estate gibi ABD merkezli olan farklı dergilerle akla gelir. Örneğin, teknoloji konusunda bu tip eko-anarşistler şunu öne sürerler; “(p)iyasa kapitalizminin ateşi tutuşturan kıvılcım olduğu ve hala bütünün [complex] merkezinde olmaya sürdürdüğü doğru olmakla beraber, o aslında daha büyük bir şeyin sadece bir parçasıdır: organik insan toplumlarının, gerek ekonomik-araççı uygarlığa, gerekse de yalnızca hiyerarşik ve dışsal olmakla kalmayıp, giderek ‘hücreli’ ve içkin bir hale gelen [bu uygarlığa özgü] kitlesel tekniklerine zorla uyarlanması. Bu sürecin çeşitli öğelerinin birincil [asli] nedenler ve ikincil etkiler mekanistik hiyerarşisi içinde katmanlaştırılması hiçbir anlam ifade etmez” (David Watson, a.y., s. 127-8).

Bu nedenle “İlkelci” anarşistler, toplumsal ekolojistlerin insanlığın ve yerkürenin kurtuluşu için temel gördükleri uygun teknoloji kullanımı çağrısını da dahil olmak üzere, teknolojinin tüm yönlerine karşı daha eleştireldir. Watson’un belirttiği gibi:

“Teknolojik toplumdan bahsetmek, aslında yeni sermaye biçimleri üretecek olan kapitalizmde üretilen tekniklerden bahsetmek demektir. Bu teknolojiyi belirleyen ayrı bir toplumsal ilişkiler alanı [olduğu] düşüncesi, sadece tarihsel ve diyalektik olmamakla kalmaz, aynı zamanda da bir çeşit basitleştirilmiş bir altyapı-üstyapı şemasını yansıtır” (Op.Cit., s. 124).

Böylece teknolojinin etkilerini onu kimin kullandığı belirlemez, aksine teknolojin etkileri büyük ölçüde onu yaratan toplumca belirlenir. Diğer bir deyişle, toplumda hangi teknolojinin kullanacağını seçenler genel olarak iktidardakiler olduğu için, seçilen teknoloji hiyerarşik erki kuvvetlendirme eğilimi gösterir (ezilenlerin teknolojiyi mükemmel bir şekilde güçlüler aleyhine kullanabilme yeteneği, teknolojik değişim ve toplumsal savaşım birbiriyle ilgilidir –bakınız Kısım D.10). Böylece, teknolojilerin kimler tarafından kullandığından bağımsız olarak bazı etkilerinin olduğu dikkate alınırsa, uygun teknolojinin kullanımı konusu bile sadece eldeki mevcut teknolojiler arasında seçim yapmaktan daha öte bir şeydir. Bu, aksine, bireysel özgürlüğün, yetkilendirmenin ve mutluluğun azamileştirilmesi söz konusu olduğunda, teknolojinin tüm yönlerinin eleştirel bir şekilde değerlendirilmesi, gerekirse düzenlenmesi ve hatta reddedilmesi sorunudur. Toplumsal Ekolojistlerin pek azı buna karşı çıkacaklardır, farklılıklar genelde derin politik bir noktadan çok bir vurgu sorunudur.

Ancak, Brian Morris’in belirttiği gibi, “beşeri tarihin yaklaşık olarak son sekiz bin yılını” bir “tiranlık, hiyerarşik denetim, kendiliğindenlikten tamamen yoksun mekanik bir rutin”den başka bir şey olmamasından ötürü dışlayan bir ideoloji pek az anarşisti ikna etmiştir. “Beşeri yaratıcı hayal gücünün tüm bu ürünleri –çiftçilik, sanat, felsefe, teknoloji, bilim, kentsel yaşam, sembolik kültür– monolitik [bütüncül] bir anlamda Zerzan tarafından olumsuz olarak görülürler”. İlerlemeye tapınmak için ortada bir sebep yokken, tüm değişim ve gelişimi de baskıcı olması sebebiyle derhal dışlamanın da gereği yoktur. Ne de Zerzan’ın “antropolojik yazının seçici bir şekilde ayıklanması” görüşü onları ikna etmiştir (Morris, Op.Cit., s. 38). Ayrıca “zamanı geriye döndürmek” pozisyonunun fazlaca defosu vardır, çünkü aborijin toplulukları genellikle oldukça anarşist olsalar da, esas olarak tarih öncesi anarşi biçimlerinden esinlenen ve onların ana öğelerini yeniden oluşturmayı amaçlayan geleceğin anarşist toplumunun bir cevap olmayacağını ima eder şekilde [bu aborijin] toplulukların bazıları devletçi, mülkiyetçi toplumlara dönüşmüşlerdir.

İlkelcilik iki radikal şekilde birbirinden farklı pozisyonu birbirine karıştırır: ilkel yaşam tarzlarına liberal bir geri dönüşü desteklemek ve toplumsal eleştirinin bir aracı olarak ilkel yaşam örneklerinin kullanılması. Mevcut olanın daha iyi demek olmadığı, dolayısıyla geçmiş kültür ve toplumların hakiki bir beşeri toplumda yaşamın nasıl olabileceğine ışık tutacak olumlu (keza olumsuz) yönlerinin olabileceği kabul edildiği için, pek az anarşist bu ikinci pozisyonla ihtilaf içindedir. Benzer şekilde, eğer “ilkelcilik” basitçe teknolojinin otoriteyle birlikte sorgulanmasını içerseydi, pek azı buna karşı çıkardı. Ancak bu aklı başında pozisyon çoğunlukla birincisinin, yani anarşist toplumun tamamen avcı-toplayıcı topluluğa geri dönüş olacağı fikrinin içine dahil edilir. Bu ilkelci yazılardan görülebilir. Bazı ilkelciler ne arzu ettikleri toplumun bir modeli olarak Taşrı Devrini görmediklerini, ne de toplayıcılığa ve avcılığa geri dönüşü önermediklerini vurgularlar, ancak kendilerini eleştirenlerin [öne sürdüğü] tüm diğer seçenekleri dışlıyor gözükürler.

Dolayısıyla, ilkelciliğin basitçe bir eleştiri veya bir tür “anarşist spekülasyon” (John Moore’un ifadesi) olduğunu öne sürmek kuşkulu gözükür. Teknolojiyi, örgütlenmeyi, “kitle toplumu”nu ve “uygarlığı” özü itibariyle otoriter olarak şeytansılaştırırsanız, dönüp bunların geçiş döneminde ve hatta özgür bir toplumda kullanımını savunamazsınız. Böylece, eleştiri bir eylem tarzına ve özgür toplum vizyonuna işaret etmektedir, aksini iddia etmek inandırıcı olmaz. Aynı şekilde, eğer anarşinin geçmiş ve güncel örnekleri olarak arayıcı gruplarını ve göçebe çiftçi topluluklarını methederseniz, eleştirmenlerin ilkelcilerin gelecek için de benzeri bir sistemi arzuladıkları sonucuna varma hakkı da vardır. Endüstri, teknoloji, “kitle toplumu” ve tarım eleştirileri bunu daha da kuvvetlendirir.

İlkelciler bu iki ilkelcilik biçiminden hangisinin taraftarı olduklarını açıkça ifade edene kadar, diğer anarşistler onların fikirlerini ciddiye almayacaklardır. Endüstriyi güvenli bir şekilde nasıl etkisizleştirecekleri; yeni “yönetişim” biçimleri olarak derhal dışladıkları işçi denetimi, uluslararası bağlantılar ve federal örgütlenme olmaksızın kitlesel kıtlığı nasıl önleyecekleri gibi temel soruları cevaplayamadıkları sürece, diğer anarşistler bunun [taraflarını açıkça belirtmelerinin] yakın zamanda gerçekleşeceğine ilişkin pek umutları yoktur. Nihayetinde, devrimin bir toplumda şu anda olduğu haliyle başlayacağı olgusuyla karşı karşıyayız. Anarşizm bunu kabul eder ve onu dönüştürmeye yönelik araçlar önerir. İlkelcilik böyle ufak tefek sorunlardan kaçınır ve dolayısıyla önerecek fazla bir şeyi yoktur. Çoğu anarşistin bu gibi “ilkelcilik” biçimlerinin kesinlikle anarşist olmadığı savunmasının sebebi budur. Toplumsal altyapının çökmesiyle, ancak hayatta kalan “şanslı” bir azınlık “vahşi”leşebilmesi ve hastaneler, kitaplar, elektrik gibi tiranlıklardan kurtulabilmesi nedeniyle, “Avcı-Toplayıcı” topluma geri dönüş neredeyse bütün ülkelerde kitlesel bir açlığa yol açacaktır.

Bu, ilkelci olmayan anarşistlerin özgür toplumda herkesin aynı teknoloji düzeyine sahip olması gerektiğini düşündüğü anlamına gelmez. Aksine. Anarşist toplum özgür deneyime dayanacaktır. Farklı bireyler ve gruplar kendileri için en uygun olan yaşam şeklini benimseyecektir. (Uygun) teknolojilerin yararlarına başvurmak isteyenler kadar daha az teknolojik bir yaşam şekli amaçlayanlar da istediklerini yapmakta özgür olacaklardır. Benzer şekilde, gelişmekte olan ülkelerde (kapitalist) uygarlığın şiddetli saldırısına ve (kapitalist) ilerlemenin taleplerine karşı direnenleri tüm anarşistler destekler.

“İlkelci” anarşizm hakkında daha fazlası için John Zerzan’ın Gelecekteki İlkel’ine, David Watson’un ve Bookchin’in Ötesinde ve Mega-Makinesine bakınız. Ken Knabb’ın İlkelciliğin Sefaleti ve Oliver Sheppard’ın Anarşizm vs. İlkelcilik ilkelciliğin mükemmel eleştirileridir.

ÇEVİRİ: Anarşist Bakış
Kaynak: “A.3 What types of anarchism are there?”, Anarşist Sıkça Sorulan Sorular (versiyon 11.2).

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: